Avrupa Konseyi'nin son Kıbrıs kararı ne anlama geliyor?

Abone Ol

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin Haziran 2026 toplantısında aldığı ve "Kıbrıs v. Türkiye" davasına ilişkin yeni bir sürecin önünü açan karar, Kıbrıs sorununun hukuki boyutuna ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.

Ancak kararın önemi, bazı yorumlarda ileri sürüldüğü gibi yeni bir hukuki kırılma yaratmasından değil, Kıbrıs sorununda süregelen uluslararası meşruiyet mücadelesine yeni bir boyut eklemesinden kaynaklanmaktadır.

Öncelikle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin bir mahkeme olmadığını hatırlatmak gerekir. Bu nedenle alınan karar, Türkiye hakkında verilmiş yeni bir mahkûmiyet kararı ya da Kıbrıs sorununa ilişkin yeni bir hukuki hüküm anlamına gelmemektedir.

Komite'nin görevi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmasını denetlemektir ve tartışmanın merkezinde de bu görev bulunmaktadır.

Söz konusu dosya, AİHM'in 2014 yılında verdiği ve Türkiye'nin Karpaz'da yaşayan Rumlar ile kayıp şahıslar meselesi nedeniyle toplam 90 milyon euro tazminat ödemesine hükmettiği karara dayanmaktadır. Aradan geçen yıllara rağmen kararın uygulanmaması nedeniyle dosya Avrupa Konseyi gündeminde kalmaya devam etmiştir.

Haziran 2026 kararında Bakanlar Komitesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 46. maddesi kapsamında ortaya çıkan yorum farklılıklarının yeniden AİHM tarafından değerlendirilmesi seçeneğini gündeme getirmiştir.

Ancak Komite henüz dosyayı Mahkeme'ye sevk etmiş değildir. Süreç devam etmekte olup önümüzdeki dönemde diplomatik ve hukuki temasların sürmesi beklenmektedir.

Kararın ardından özellikle Taşınmaz Mal Komisyonu'nun (TMK) hukuki statüsünü etkilediği yönünde bazı yorumlar yapılmıştır. Oysa karar metninde TMK'ya ilişkin herhangi bir değerlendirme bulunmamaktadır.

Ayrıca AİHM'in 2010 tarihli Demopoulos kararında TMK'yı etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul eden içtihadını değiştirdiğini gösteren yeni bir karar da mevcut değildir. Bu nedenle son gelişmeyi doğrudan TMK'nın hukuki geçerliliği veya mülkiyet rejimi bağlamında değerlendirmek doğru olmayacaktır.

Bununla birlikte kararın önemi küçümsenmemelidir. Çünkü uluslararası hukuk süreçleri çoğu zaman sadece hukuki sonuçlar üretmez; aynı zamanda diplomatik ve siyasi pozisyonları da etkiler.

Son yıllarda Rum tarafının uluslararası alandaki hareket alanını genişlettiğine tanık olmaktayız. Avrupa Birliği'nin Güney Kıbrıs'a yönelik stratejik ilgisinin artması, ABD ile gelişen güvenlik iş birlikleri, Hindistan ile kurulan yeni ilişkiler ve Doğu Akdeniz'deki değişen jeopolitik dengeler Rum tarafının uluslararası görünürlüğünü güçlendirmektedir. Avrupa Konseyi'nin son kararı da bu diplomatik zeminde Rum yönetiminin kullanabileceği yeni bir araç niteliği taşıyabilir.

Öte yandan Türkiye, söz konusu tazminat kararının uygulanma biçimine ilişkin itirazlarını sürdürmektedir. Ankara, ödemenin doğrudan Güney Kıbrıs yönetimine yapılmasının kararın amacına uygun olmadığını, tazminatın mağdur bireylere yönelmesi gerektiğini savunmaktadır.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde tartışmanın siyasi olduğu kadar teknik ve hukuki boyutları da öne çıkacaktır.

Peki bundan sonra ne olabilir?

En olası senaryo dosyanın bir süre daha Bakanlar Komitesi'nin denetim sürecinde kalmasıdır. Bununla birlikte Komite gerekli çoğunluğu sağlaması halinde dosyayı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 46/3 maddesi kapsamında yeniden AİHM'e gönderebilir.

Böyle bir durumda Mahkeme yeni bir ihlal kararı vermeyecek, mevcut kararın nasıl yorumlanması gerektiğine ilişkin açıklayıcı bir değerlendirme yapacaktır.

Sonuç olarak Haziran 2026 tarihli karar, Kıbrıs sorununda yeni bir hukuki dönemin başlangıcından çok, devam eden uluslararası meşruiyet mücadelesinin yeni bir aşaması olarak görülebilir. Tartışılan mesele sadece bir tazminat dosyası değil, Kıbrıs sorununa ilişkin uluslararası anlatının nasıl şekilleneceğidir.

Bu noktada Kuzey Kıbrıs açısından çıkarılması gereken önemli derslerden biri de Taşınmaz Mal Komisyonu'nun geleceğidir. Karar TMK'nın hukuki statüsünü tartışmaya açmasa da uluslararası hukukta bir mekanizmanın gücü sadece varlığından değil, etkinliğinden kaynaklanır.

Bu nedenle KKTC'nin önceliği TMK'nın meşruiyetini savunmaktan ziyade onu daha hızlı çalışan, mali açıdan daha güçlü ve uluslararası alanda daha görünür bir kuruma dönüştürmek olmalıdır.

Çünkü Kıbrıs sorununda hukuki mücadele giderek daha fazla kurumsal kapasite ve uluslararası güvenilirlik üzerinden şekillenmektedir.