Devletin elinde denetim yetkisi bir çekiç olabilir. Ama devlet, önüne çıkan her sorunu çivi sanmaya başladığı gün hukuk devleti olmaktan uzaklaşır.
Çünkü denetim; korkutmak için sallanan bir sopa değil, çalışanı koruyan bir şemsiye olmak zorundadır.
Eğer bu şemsiye yağmur yağdıktan sonra açılıyorsa, iş kazası yaşandıktan sonra müfettiş gönderiliyor, ihbar geldikten sonra baskın yapılıyor, kameraların önünde devletin kasları gösteriliyor ama riskler önceden ortadan kaldırılmıyorsa, orada sorgulanması gereken yalnızca işveren değildir.
Denetim sisteminin kendisidir.
Hele denetim gücü eleştirileri bastırmak için kullanılıyor algısı doğuyorsa, kamu vicdanında çalan zil artık hukukun zili değil, gözdağının alarmıdır.
O nedenle Sayın Çalışma Bakanı’na önce şu basit soruyu sormak gerekiyor:
Bugüne kadar iş kazalarını önlemek için ne yaptınız?
Çünkü rakamlar konuşuyor.
Hem de yüksek sesle!
Akademik araştırmalara göre KKTC’de 2015-2020 yılları arasında 1.492 iş kazası ve 32 ölümlü iş kazası meydana geldi.
İnşaat sektörüne baktığımızda tablo daha da ürkütücü: 2012-2021 döneminde 668 iş kazası ve 23 ölümlü iş kazası yaşandı.
Dahası, bu sektörde ölümlü kaza riski ülke ortalamasının 3,5 katından fazla.
Bir başka araştırmadaki karşılaştırma ise aynaya bakmaktan kaçamayacağımız kadar çarpıcıdır:
2006 itibarıyla 100.000 çalışan başına ölümlü iş kazası oranı KKTC’de 9,4 iken Avrupa Birliği ortalamasında 2,8’dir.
Yani KKTC’deki oran AB ortalamasının yaklaşık üç katıdır.
Bu rakamlar sıradan istatistikler değildir.
Her rakamın arkasında bir insan vardır.
Bir evlat vardır.
Bir eş vardır.
Bir anne, bir baba ve akşam kapının açılmasını bekleyen bir aile vardır.
Dolayısıyla Bakanlığın başarı karnesine yalnızca “kaç denetim yaptınız?” diye bakamayız.
Asıl sorular şunlardır:
Kaç denetim gerçekten bir riski ortadan kaldırdı?
Kaç işverene caydırıcı yaptırım uygulandı?
Kaç iş kazası alınan önlemler sayesinde gerçekleşmeden engellendi?
Ve daha önemlisi:
Bu sonuçlar neden düzenli ve şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılmıyor?
Çünkü devletin otoritesi siren sesinin yüksekliğiyle ölçülmez.
Devletin otoritesi, işçinin sabah evinden çıkarken akşam sağ salim dönebileceğine duyduğu güvenle ölçülür.
Polis eşliğinde yapılan baskınlar güçlü fotoğraflar verebilir.
Manşet olabilir.
Sosyal medyada dolaşabilir.
Ama iş güvenliği fotoğraf karesiyle değil, hayatta kalan insanlarla ölçülür.
Yangın çıktıktan sonra itfaiye aracının ne kadar hızlı geldiğini anlatmak önemlidir; fakat iyi devlet yönetimi, yangının neden çıktığını araştırmak ve bir daha çıkmasını engellemektir.
Çalışma hayatında da mesele budur.
Kaza olduktan sonra koşmak değil, kaza olmadan önce orada olmaktır.
SİGORTASIZ ÇALIŞANI KİM KORUYACAK?
Bir başka soru daha var.
Sigortasız işçi çalıştırıldığı yönünde ihbar geldiğinde ne oluyor?
Bakanlık gerçekten çalışanı mı koruyor, yoksa denetim mekanizmasının işleyiş biçimi sonucunda çalışan işini kaybetme korkusuyla baş başa mı bırakılıyor?
Çünkü çalışanı koruyayım derken çalışanı işsiz bırakıyorsanız, hastayı iyileştirmek için yatağını pencereden atmış olursunuz.
Devletin görevi çalışanla işvereni savaş meydanının iki tarafına yerleştirmek değildir.
Devlet hakemdir.
Ama iyi hakem yalnızca düdük çalmaz; oyunun kurallarının herkese eşit uygulanmasını sağlar.
PEKİ YA YÜKSEKÖĞRETİM?
Gelelim KKTC ekonomisinin lokomotif sektörlerinden yükseköğretime.
Profesörden idari personele kadar birçok çalışanın sigorta primlerinin asgari ücret üzerinden yatırıldığı yönündeki iddialar karşısında Bakanlık ne yaptı?
Kaç üniversite denetlendi?
Kaç işveren hakkında işlem yapıldı?
Kaç çalışanın gerçek maaşı ile sosyal güvenlik sistemine bildirilen kazancı karşılaştırıldı?
Kaç yaptırım uygulandı?
Bunlar teknik ayrıntılar değildir.
Çünkü bugün eksik yatırılan prim, yarın emeklinin sofrasından eksilen ekmektir.
Bugün görmezden gelinen düşük prim bildirimi, yarın yıllarca üniversitelerde ders vermiş, araştırma yapmış, öğrenci yetiştirmiş insanların karşısına düşük emekli maaşı olarak çıkacaktır.
Yani mesele yalnızca bugünün çalışma hayatı değildir.
Bugün sessizce biriken sorun, yarının sosyal güvenlik enkazına dönüşebilir.
Bir binanın temelindeki çatlağı “şimdilik ayakta duruyor” diyerek görmezden gelemezsiniz.
Çünkü bina bugün değilse yarın çöker.
Sosyal güvenlik sistemi de böyledir.
Bugünün eksik primi, yarının sosyal faciasıdır.
BAKANLIĞIN BAŞARISI BASKIN SAYISIYLA ÖLÇÜLMEZ
İşte tam da bu nedenle Sayın Bakan’a soruyoruz:
Yetkinizi göstermek için mi kullanıyorsunuz, yoksa kayıt dışılığı ortadan kaldıracak kalıcı bir sistem kurmak için mi?
Denetimler neden yalnızca olaylar veya ihbarlar üzerinden değil, önleyici ve sürekli bir anlayışla yürütülmüyor?
Yüksek risk taşıyan sektörler için neden kamuoyunun takip edebileceği düzenli denetim göstergeleri yayımlanmıyor?
Ve en önemlisi:
Çalışma Bakanlığı’nın başarı ölçütü nedir?
Kaç baskın yapıldığı mı?
Kaç kişinin cezalandırıldığı mı?
Yoksa kaç çalışanın hakkının korunduğu, kaç iş kazasının önlendiği ve kaç insanın sosyal güvenlik sistemine gerçek kazancı üzerinden dahil edildiği mi?
Devlet olmak yalnızca kapıya müfettiş göndermek değildir.
Devlet olmak, o kapının arkasındaki insanın hakkını korumaktır.
Korkuya değil, güvene ihtiyacımız var.
Gösteriye değil, şeffaflığa ihtiyacımız var.
Olaylardan sonra baskına değil, olaylar olmadan önce önleme ihtiyacımız var.
Çünkü gerçek devlet gücü, masaya yumruğu ne kadar sert vurduğunuzla değil, o masanın etrafında oturan herkese ne kadar adalet sağlayabildiğinizle ölçülür.
Ve unutulmamalıdır:
Susturulan her soru ortadan kalkmaz.
Sadece halının altına süpürülür.
Halının altına süpürülen her sorun da zamanla büyür; önce bir tümsek, sonra ayağa takılan bir engel, en sonunda da toplumun önünü kesen bir sosyal enkaz haline gelir.
Bu nedenle mesele “Bakanlık ne kadar güçlü?” meselesi değildir.
Mesele şudur:
Çalışan, Bakanlığın varlığını kapısına gelen denetçiden mi, yoksa hakkının gerçekten korunduğunu hissettiği bir çalışma düzeninden mi anlayacak?
Sayın Bakan...
Önce bu sorulara yanıt verin.