Dünya Eğitim Günü ve KKTC

Abone Ol

24 Ocak, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Eğitim Günü olarak ilan edilmiş ve 2019 yılından itibaren her yıl küresel ölçekte kutlanmaya başlanmıştır. Bu tür sembolik günler yalnızca bir hatırlatma ya da kutlama işlevi görmez; aynı zamanda ülkelerin kendi eğitim sistemleriyle yüzleşmeleri için önemli bir fırsat sunar.

Eğitim, hem bireysel hem de toplumsal gelişimin temel taşıdır. Bu yönüyle yalnızca bireysel tercihlere bırakılabilecek bir alan değil, doğrudan kamusal sorumluluk alanıdır. İster özel ister kamusal olsun, eğitim sisteminin bütününde devlete düşen görev; nitelikli, kapsayıcı ve adil bir yapıyı güvence altına almaktır.

24 Ocak Dünya Eğitim Günü’nü KKTC açısından bir kutlamadan ziyade bir yüzleşme günü olarak ele aldığımızda, gerek temel eğitimde gerekse yükseköğretimde uzun süredir biriken çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Bu sorunlar yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda yönetsel ve toplumsal sonuçlar da doğuran niteliktedir.

21.yüzyılda eğitim alanında başarı sağlamış Finlandiya, Estonya, Singapur, Güney Kore ve Japonya gibi ülkeler incelendiğinde, farklı pedagojik modellerin uygulandığı görülmektedir. Yapılandırmacı yaklaşımlar, Montessori, Reggio Emilia, Waldorf, proje tabanlı öğrenme ya da hibrit modeller bu çeşitliliğin başlıca örnekleridir.

Ancak bu ülkeleri asıl başarılı kılan unsur, belirli bir modeli birebir kopyalamaları değil; eğitimi uzun vadeli bir kamusal politika alanı olarak ele almalarıdır. Bu başarılı örneklerde ortak bazı özellikler öne çıkmaktadır: öğrenci merkezli öğrenme anlayışı, bireysel farklılıklara duyarlılık, öğretmenin mesleki uzmanlığına duyulan güven, pedagojik özerklik, süreç ve beceri temelli ölçme-değerlendirme yaklaşımları ve eğitimde fırsat eşitliğini önceleyen kamusal bir vizyon.

Bu noktada temel soru kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır: KKTC’deki temel eğitim sistemi, 21. yüzyılın öğrenci merkezli ve beceri odaklı eğitim anlayışını ne ölçüde karşılamaktadır?

Mevcut tablo, bu soruya iyimser bir yanıt vermeyi zorlaştırmaktadır. KKTC’de temel eğitim, öğrenciyi geleceğe hazırlamaktan çok, büyük ölçüde 20. yüzyılın bilgi aktarmaya dayalı eğitim anlayışına sıkışmış durumdadır. Müfredat, günümüzün pedagojik ve toplumsal ihtiyaçlarıyla uyumlu olmaktan uzaktır. Yenilikçi yaklaşımlar bireysel düzeyde görülse bile, sistemsel olarak yeterince desteklenmemektedir.

Sınıf içi uygulamalarda da benzer bir tablo hâkimdir. Öğretim pratiği ağırlıklı olarak öğretmen merkezlidir. Öğrencinin derse aktif katılımı, eleştirel düşünmesi ya da öğrenme sürecine yön vermesi, kurumsal bir zorunluluktan çok bireysel öğretmen tercihine bağlıdır. Bu nedenle öğrenci merkezli eğitim anlayışı istisnai kalmakta ve sistem tarafından güvence altına alınmamaktadır.

KKTC’de öğretmenlerin bireysel mesleki yeterlilikleri genel olarak yüksek olmasına rağmen, öğretmenin rehber ve kolaylaştırıcı rolü kurumsal düzeyde desteklenmemektedir. Aksine, bilgiyi aktaran ve sınıfı kontrol eden geleneksel öğretmen rolü esas alınmaktadır. Öğretmenler yoğun müfredat ve sınav baskısı altında, pedagojik esneklikten ve özerklikten büyük ölçüde yoksun bırakılmaktadır.

Ölçme ve değerlendirme anlayışı ise büyük ölçüde yazılı sınavlara dayalı ve sonuç odaklıdır. Süreç, gelişim ve beceri temelli değerlendirme yaklaşımları sistemde neredeyse hiç yer bulmamaktadır.

Oysa eğitim sistemleri, neyi ölçüyorsa onu öğretir; ölçülmeyen beceriler sınıf ortamında da giderek görünmez hâle gelir. Bu nedenle eleştirel düşünme, problem çözme ve iş birliği gibi beceriler resmî hedefler arasında yer alsa da pratikte yeterince kazandırılamamaktadır.

Buna ek olarak, öğrencinin hata yapmasının, soru sormasının ya da eleştirel düşüncesini ifade etmesinin her sınıfta güvenli olmadığı bir eğitim iklimi söz konusudur. Çünkü bu tür davranışlar sistemsel olarak teşvik edilmemektedir. Güvenli öğrenme ortamı büyük ölçüde bireysel çabalara bırakılmıştır.

Tüm bu pedagojik sorunların yanı sıra, temel eğitim kurumlarında altyapı eksiklikleri ve yüksek sınıf mevcudu gibi yapısal problemler de devam etmektedir. Eğitimde fırsat eşitliği ilkesi ise her geçen gün piyasa lehine aşınmaktadır. Kamusal eğitimin eşitliği ve toplumsal bütünleşmeyi sağlayan temel işlevi zayıflamakta; kamusal eğitim fiilen geri plana itilerek ihmal edilmektedir.

Bu sürecin doğal sonucu olarak özel okullar, kamusal eğitimi tamamlayan bir unsur olmaktan çıkıp ona alternatif bir yapı hâline gelmiştir. Yüksek ücretli özel okulların yaygınlaşması, toplumda sınıfsal ayrışmayı erken yaşlardan itibaren görünür kılmakta ve eğitim yoluyla yeniden üretilen eşitsizlikleri kalıcılaştırmaktadır.

Dünya Eğitim Günü’nün hatırlattığı temel gerçek tam da burada anlam kazanmaktadır: Eğitim bir yatırım alanı değil, kamusal bir haktır. Nitelikli eğitimin parayla satın alınabilen bir ayrıcalığa dönüşmesi, yalnızca bireysel fırsatları değil, toplumsal bütünlüğü de aşındırır. Böyle bir düzende geriye yalnızca diplomalar değil, parçalanmış bir toplum kalır.

KKTC’nin önünde açık bir tercih bulunmaktadır: Kamusal eğitimi yeniden yapılandıran, öğretmene güvenen, öğrenciyi merkeze alan, nitelikli ve eşitlikçi bir sistem mi inşa edeceğiz; yoksa eğitimi giderek piyasaya terk eden, sessizce ayrışan bir toplum mu olacağız?

Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca okulların değil, ülkenin geleceğini de belirleyecektir.

{ "vars": { "account": "G-4YY0F4F3S9" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } } { "vars": { "account": "G-1E4JSD5JXZ" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }