Ekonomisinin temel taşları sayılı, olanların da imkanlarının kısıtlı olduğu bir ülkeyiz.
Ne zaman bir girişim para getiri olur, o zaman ondan “sektör” diye bahsetmeye başlamamız da bu nedenledir işte.
Sırf bu yüzden eğitimcilerle de zaman zaman ters düşmüyor muyuz, eğitim kurumlarına da “sektör” dediğimiz için.
Çok fazla değiller demiştik.
En başta turizm vardı, turizm zaten hep vardı.
74 sonrası eldeki yapıları bilgimiz ve insan gücü ile buluşturmuş ve “Kıbrıs Türk Turizm İşletmeleri”ni kurmuştuk.
Mevcut oteller, ki neredeyse tamamı Rum’dan kalmıştı, bu şirket çatısı altında çalıştırılmaya başladı.
Çok da güzel bir hacim yakalandı.
Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın varlığını verdiği avantaj ile farklı ülkelerden insanlar tatil için ülkemize geliyordu.
Ama yürümedi.
Şirket battı, sektör dağıldı.
Bir bocalama süreci sonrasında da özel sektör işi devraldı ve bugünlere geldik.
İthalatı neredeyse sıfıra indiren bir diğer şirketimiz de Sanayi Holding idi.
Onu da turizmde olduğu gibi eldeki imkanlar ile kurmuş ve oldukça ileriye götürmüştür.
Ülke insanının bir çok ihtiyacını karşılayan bir sanayi kurmuş ve bu sayede ithalatın yükü altında ezilmekten kurtulmuştuk.
Ama o da yürümedi, battı gitti…
Daha da başka başarı öykümüz yok aslında.
Kıbrıs Türk Hava Yolları, hepimizin malumu.
Sonra bir anda üniversitelerimiz gelişmeye başladı.
Onu da “sahte diploma” saçmalığı ile baltaladık.
Ve belki de en önemlisi, gayrimenkul sektörümüz…
İlk başlarda Annan Planı döneminde ciddi bir gelişme süreci yaşadık.
Ama Rum Yönetimi’nin mahkeme tehdidi ve bu yönde attığı bazı adımlar yüzünden çok gitmedi.
Uzun bir zaman durgunluğa mahkum olan bu sektör atılan doğru adımlarla yeniden hayat buldu.
Neydi bu doğru adımlar..?
Doğru ürünleri üretiyor ve doğru pazarları hedefliyorduk.
Bu sayede müthiş adımlar atıldı.
Hatta o kadar ki, ülkenin çehresi de değişmeye, gelişmeye başladı.
Bu gelişmeden ülkenin sosyal yaşantısı bile nasibini aldı, ülkedeki yaşam kalitesi hızla yükselmeye başladı.
Ama gel gör ki işin içerisine bir kez daha Rum Yönetimi girdi.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin aldığı yoldan rahatsız oldular, Kıbrıs Türk insanının refah seviyesinin yükselmesine tahammül edemediler ve harekete geçtiler.
Bu sefer ülkeye yatırım yapan iş insanlarından başlayıp, emlak sektöründe faaliyet gösteren farklı ülkeden profesyoneller tutuklanmaya ve doğrudan hapse atılmaya başlandı.
Özellikle Ukrayna’da yaşanan savaş ve bununla birlikte Rusya’nın maruz kaldığı ambargolar neticesinde zorlaşan hayat koşulları sonrasında başta bu iki ülke olmak üzere, kendi coğrafyasında güven ve huzuru bulamayan insanlar ülkemize gelmeye ve gayrimenkul almaya başladılar.
Ama işte tam bu noktada Rum Yönetimi’nin attığı tutuklama adımları ile sektör ciddi bir yara aldı.
Bu yaraya ne yazık ki biz de bazı yasal düzenlemeler ile katkı koyduk.
Günün sonunda sektör durma noktasına geldi.
Şu an tıbbi tanımla “bitkisel hayatta” ölüm-kalım mücadelesi veriyor.
Ve ne yazık ki bir çok kesim bu durumu kabullenmiş bir halde..
Bu asla kabul edilemez.
Gayrimenkul sektörünü kaderine terk etmek demek ülke ekonomisinin nefes borusunu kesmek demektir.
Hele ki de bu savaş ortamında, meteliğe kurşun atar bir hale gelmiş ve akaryakıta nasıl olur da 3-5 lira daha az zam yaparız diye uğraştığımız günlerde.
Evet, halen sürmekte olan bir savaş var ve bu savaşın gölgesi Kıbrıs’ın da üzerinde.
Özellikle de Rum Yönetimi’nin durumdan fırsatçılık yaparak Güney’i silah deposuna çevirmesi her iki tarafın da ekonomileri için ciddi bir tehdit.
Ama bizim onlardan bir farkımız var.
Burası Türkiye Cumhuriyeti’nin güvencesi altında bir devlettir.
Güney’in psikolojisi ile ülkemizdeki psikolojinin farkının temel nedeni de budur.
Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan her birey Türkiye Cumhuriyeti’nin sağladığı güvenlik altında hiçbir endişe taşımadan yaşamaktadır.
İşte bunu anlatabilirsek, başta Körfez ülkeleri olmak üzere, güvenlik endişesi altında olan ve her gün tepelerine onlarca füze yağan insanları ülkemize çekebiliriz.
Ekonomilerde krizleri fırsata çevirmek altın değerindedir.
İşte bize bir fırsat.
Doğru yoldan yapılacak ciddi anlatımlar neticesinde ikna edilecek yabancılara bir kez daha kapılarımızı açmalıyız.
Savaşın gölgesindeki güvenli ülke algısının başarı şansı çok yüksek.
Yeter ki doğru kişilerin elinde yürütülsün…