Dünyanın içinden geçmekte olduğu belirsizlik hali, uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında, istisnai bir krizden ziyade tarihsel bir geçiş dönemine işaret etmektedir.
KKTC’nin içinde bulunduğu belirsizlik ortamı da elbette bu küresel süreçlerden bağımsız değildir. Ne var ki Kıbrıslı Türklerin deneyimlediği belirsizlik, uzun zamandır tekrarlanan ve giderek normalleşen bir nitelik kazanmıştır. Bu durum, artık istisnai bir hâl olmaktan çıkmış; davranışlarımızı, beklentilerimizi ve siyaset yapma biçimimizi şekillendiren bir siyasal kültür hâline gelmiştir.
Bu bağlamda KKTC’de ortaya çıkan “geçici siyaset” anlayışı, hem iç siyaseti hem de dış politikayı derinden etkilemektedir. Mevcut siyaset tarzı, sorunlara kalıcı çözümler üretmekten çok, sorunları kalıcı hale getirmektedir. Çünkü siyaset, zamanla çözüm üretme alanı olmaktan çıkıp, belirsizliğin ve geçiciliğin idaresine dönüşmüştür.
Bu durumun temel nedenlerinden biri, KKTC’nin siyasal‑hukuksal statüsündeki belirsizliktir. De facto olarak kurumlara sahip olmakla birlikte uluslararası tanınmadan yoksun olan KKTC’de, devletin egemenlik süreci nihai olarak tamamlanamamıştır. Egemenliği tamamlanmamış bir siyasal yapıda, siyasal düzenin ve kurumların da geçici bir karakter kazanması kaçınılmazdır.
Nitekim KKTC’de var olan kurumlar, kurucu ve yönlendirici olmaktan çok idare edici bir işleve sahiptir. Kurumsal hafıza zayıf, liyakat sistemi kırılgan ve uzun vadeli planlama eksiktir. Orta ve uzun vadeli politikaların üretilememesi ya da kalkınma planlarının hayata geçirilememesi bir tesadüf değildir.
Bir türlü uygulama bütünlüğü kazanamayan kalkınma planları ile her hükümet döneminde değişen öncelikler, kamu yatırımlarının sürekliliğini zayıflatmaktadır. Benzer biçimde kamu yönetiminde üst kademe atamalarının sık aralıklarla değişmesi, kurumsal hafızanın oluşmasını engellemektedir.
Bu geçici siyaset kültürü, siyasal karar alma süreçlerine de yansımaktadır. Kolektif akıl ve somut kamu politikaları yerine, pozisyon almaya dayalı bir siyaset anlayışı öne çıkmaktadır. “Egemen eşitlik”, “kurucu ortaklık”, “Anavatan” ya da “kardeş ülke” gibi toplumsal semboller, çoğu zaman somut politika üretiminin yerini almaktadır. Bu ortamda siyasal aktörler için kamu politikası üretmeden pozisyon almak siyaseten var olmak için yeterli olabilmektedir.
Örneğin eğitim, sağlık ya da sosyal konut politikaları gibi alanlarda yapısal reformlar yerine, siyasal tartışmaların çoğu Kıbrıs müzakerelerinde hangi pozisyonun benimsendiği üzerinden yürütülmektedir. Böylece eğitim ve sağlık altyapısının güçlendirilmesi, kamu reformu veya konut sorunu gibi başlıklar sürekli olarak ikincil plana itilmektedir.
Böylesi bir siyasal kültürde hesap verebilirlik sınırlı, sorumluluk ise ertelenebilir hâle gelir. Belirsizlik yurttaşlar için ekonomik ve toplumsal maliyetler yaratırken, siyasal aktörler açısından geniş bir manevra alanı sunar. Aynı eğilim, ekonomik politika anlayışında da kendini göstermektedir.
KKTC ekonomisinin uzun süredir kamu harcamaları, Türkiye’den gelen mali protokoller ve transferler üzerinden ayakta tutulması, üretim ve verimlilik artışına dayalı bir kalkınma stratejisinin ertelenmesine yol açmaktadır. Mali protokoller çoğu zaman yapısal dönüşümden ziyade kısa vadeli bütçe dengelerini sağlamaya odaklanmaktadır.
Bu çerçevede siyasal rekabet de içeriksizleşebilmektedir. KKTC’deki siyasal çekişmeler, ciddi politika tartışmalarından çok sembolik saflaşmalara, kimlik ve pozisyon temelli ayrışmalara hizmet etmektedir. Bu nedenle de demokratik seçimlerin dönüştürücü etkisi sınırlı kalmakta; toplum ile siyasal sistem arasında kurucu değil, geçici ve mesafeli bir ilişki oluşmaktadır.
Örneğin seçim kampanyalarında ekonomi, çevre, şehirleşme veya genç işsizliği gibi alanlara ilişkin kapsamlı politika belgeleri nadiren gündeme gelirken; seçim sonrası kurulan koalisyonların kısa sürede dağılması, seçmen nezdinde siyasetin geçiciliğini daha da pekiştirmektedir.
İç siyasetteki bu geçicilik, Kıbrıs sorunu ile doğrudan bağlantılıdır. Siyasal pozisyonlar büyük ölçüde müzakere süreçlerine göre şekillenmekte; müzakerelerin gündemde olması, birçok yapısal sorunun “çözüm sonrasına” ertelenmesine gerekçe oluşturmaktadır. Bu durum, Kıbrıs sorunu gibi diğer sorunların da kronikleşmesine yol açmaktadır.
Sözgelimi mülkiyet, imar ve şehir planlaması alanlarında kapsamlı ve uzun vadeli düzenlemeler yerine, olası bir kapsamlı çözüm beklentisiyle geçici uygulamalara başvurulması; hem hukuksal belirsizlikleri hem de toplumsal gerilimleri artırmaktadır.
Benzer bir geçicilik dış politikada da gözlemlenmektedir. Küresel belirsizlik ortamında, tanınmamış ya da sınırlı tanınmışlığa sahip bir aktör olarak KKTC’nin çok yönlü bir dış politika geliştirmesi oldukça zordur. Dış politika, büyük ölçüde Kıbrıs sorunu ve müzakere süreçlerinin bir uzantısı olarak şekillenmekte; Türkiye ile ilişkiler stratejik bir tercihten çok, belirsizlikten kaynaklanan bir zorunluluk hâlini almaktadır.
Bu koşullar altında KKTC dış politikası, çoğu zaman bir temsil mücadelesine ve varlık ispatına indirgenmektedir. Küresel sistem belirsizleştikçe, statüsü net olmayan aktörlerin görünürlüğü daha da azalmaktadır.
Oysa KKTC için asıl seçenek, tanınmayı bekleyen edilgen bir tutum değil; belirsizlik koşullarında rasyonel önceliklerini belirleyebilen ve bunları sürdürülebilir kılabilen bir diplomasi geliştirmektir.
Sonuç olarak KKTC’de yaşanan yapısal sorunların çözümsüzlüğü yalnızca siyasal irade ya da kapasite eksikliğiyle açıklanamaz. Bu sorunların kronikleşmesinin temel nedenlerinden biri, geçiciliğin zamanla bir istisna olmaktan çıkıp norm hâline gelmiş olmasıdır.
Buna rağmen, belirsizliğin bu denli görünür hâle gelmesi aynı zamanda onu aşma imkânını da güçlendirmektedir. KKTC’de kalıcı sorunların çözümü; geçiciliği yönetmekle yetinen değil, uzun vadeli düşünebilen, kurumsal kapasiteyi ve ortak gelecek fikrini yeniden inşa etmeyi hedefleyen bir siyasal aklın gelişmesiyle mümkündür.