Filo Jet faciasının ardından tartışma hızla “sorumlu kim?” sorusuna kilitlendi. Kaptan mı? İşletmeci mi? Limanlar Dairesi mi? Bakanlık mı? Bakan mı? Hükümet mi?
Bu sorular elbette önemlidir. Teknik ve adli soruşturmanın sonucunu beklemek ve sorumluluğu somut kanıtlara göre belirlemek gerekir.
Ancak kamu yönetimi açısından bundan daha önemli bir soru vardır: Bu facia önlenebilir miydi?
Çünkü iyi yönetim yalnızca kriz çıktığında müdahale eden yönetim değildir. İyi yönetim, krizi doğurabilecek riskleri önceden gören, ölçen, değerlendiren ve mümkünse ortadan kaldıran yönetimdir.
Filo Jet konusunda kamuoyuna yansıyan bilgiler, en azından araştırılması gereken bir dizi erken uyarı bulunduğunu gösteriyor. Geminin geçmişte ağır yapısal hasar gördüğüne ilişkin mühendislik değerlendirmeleri var.
Geminin Kıbrıs seferine uygunluğu konusunda geçmişte çekinceler bulunduğu ileri sürülüyor. 16 Mayıs'ta geminin seyir sırasında ciddi biçimde su aldığına ilişkin görüntüler ortaya çıktı.
Facia günü ise ağır hava ve deniz koşullarının önceden öngörülebilir olduğu ve gerekli sefer uygunluk analizi ile risk değerlendirmesinin yapılmadığı iddia edildi.
Bunların hiçbirinin tek başına facianın nedeni olduğunu henüz söyleyemeyiz. Teknik soruşturmanın tamamlanmasını beklemeliyiz. Fakat bütün bunlar bir araya geldiğinde şu soruyu sormak artık kaçınılmazdır:
Sistem, tehlike işaretlerini görebiliyor muydu? Görüyorsa bunları neden etkili bir önleme dönüştüremedi?
Risk yönetiminin özü tam da budur.
Bir geminin denize elverişli olması başka şeydir, belirli bir hatta uygun olması başka, belirli bir günün hava ve deniz koşullarında sefere çıkmaya uygun olması ise bambaşka bir şeydir.
Dolayısıyla “Geminin belgeleri tamdı” cevabı tek başına yeterli değildir.
Asıl sorulması gereken, 30 Ağustos günü hangi risk değerlendirmesinin yapıldığıdır.
Rüzgâr neydi? Dalga yüksekliği neydi? Meteoroloji uyarıları kim tarafından görüldü? Kaptana hangi bilgiler aktarıldı? Seferin iptal edilmesini gerektirecek objektif bir eşik var mıydı? Varsa neden uygulanmadı? Yoksa neden yoktu?
Bunlar cevaplanmadan “kaptan hatası” veya “bakan sorumluluğu” diyerek dosyayı kapatmak kolaycılık olur.
Çünkü büyük facialar çoğu zaman tek bir hatadan değil, birbirini tamamlayan güvenlik açıklarından meydana gelir.
Geçmişteki yapısal sorun gözden kaçabilir. Bir önceki su alma olayı yeterince önemsenmeyebilir. Meteorolojik risk küçümsenebilir. Denetim formal bir belge kontrolüne dönüşebilir. Kaptanın takdir yetkisi sınırlandırılmayabilir.
Sonunda bütün bu küçük açıklar aynı anda birleştiğinde büyük facia ortaya çıkar.
Burada kamu yönetiminin çok önemli bir kavramı devreye giriyor: kurumsal öğrenme.
Faciaların gerçek anlamda hesabı, yalnızca birilerinin cezalandırılmasıyla verilmez. Asıl hesap, facianın ortaya çıkmasına izin veren mekanizmaların değiştirilmesiyle verilir.
Güney Kıbrıs'ın benzer bir deniz kazasının ardından olumsuz hava koşullarında denize çıkışı sınırlandırmaya yönelmesi bu açıdan dikkate değerdir. Çünkü kriz sonrasında yalnızca “kim hata yaptı?” diye sormak yerine “bir daha nasıl önleriz?” sorusuna yöneliyor.
Kuzey Kıbrıs'ta da aynı yaklaşım benimsenmelidir.
Meteorolojik koşullara bağlı otomatik sefer kısıtlamaları getirilmeli, her sefer için risk değerlendirmesi zorunlu hale getirilmeli, gemilerin teknik geçmişi merkezi bir sistemde izlenmeli, geçmiş kazalar ve “ramak kala” olayları kayıt altına alınmalı ve denetim sistemi bağımsızlaştırılmalıdır.
Arıklı'nın görevden alınması siyasal sorumluluk açısından önemli bir sonuçtur. Erhürman'ın “ucu nereye varırsa varsın” ve Üstel'in “kimden kaynaklanırsa kaynaklansın” sözleri de önemli siyasal taahhütlerdir.
Ama asıl sınav bundan sonra başlayacaktır.
Çünkü kriz yönetimi ile risk yönetimi aynı şey değildir.
TCG Işın ve TCG Alemdar'ın yüzlerce metre derinlikteki batığa ulaşması, Türkiye'nin teknik kapasitesinin seferber edilmesi ve kayıpların aranması önemli bir kriz yönetimi göstergesidir.
Fakat kamu yönetiminin nihai başarısı, 550 metre derinlikteki batığa ulaşabilmek değil, bir daha hiçbir geminin o derinliğe batmasını önleyebilmektir.
Filo Jet faciasından çıkarılması gereken temel ders, kriz ortaya çıktıktan sonra gösterilen müdahale kapasitesi kadar, krizi doğuran riskleri önceden yönetebilme kapasitesinin de hayati olduğudur.
Kayıplara ulaşmak, sorumluları belirlemek ve hesap sormak elbette gereklidir; ancak bunlar tek başına yeterli değildir. Asıl başarı, teknik denetimden meteorolojik risk değerlendirmesine, sefer kararından erken uyarı sistemlerine kadar bütün güvenlik zincirini yeniden gözden geçirerek benzer bir facianın tekrarını önleyebilmektir.
Çünkü iyi yönetimin ölçüsü, yalnızca kriz anında ne kadar etkili müdahale edildiği değil, öngörülebilir bir riskin krize dönüşmesini ne ölçüde engelleyebildiğidir!