Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres'in Kıbrıs ziyareti sırasında yaptığı açıklamalar ile Kıbrıslı Türk lider Tufan Erhürman ve Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis'in ortaya koyduğu söylemler, Kıbrıs müzakere sürecinde dikkat çekici bir dönüşüme işaret etmektedir.
Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, yalnızca diplomatik bir hareketliliğin değil, aynı zamanda müzakere metodolojisinde önemli bir paradigma değişiminin de yaşandığı görülmektedir.
Uluslararası müzakere literatüründe başarısız barış süreçlerinin en önemli nedenlerinden biri, görüşmelerin zamanla kendi başına bir amaç hâline gelmesidir. Konferanslar düzenlenir, liderler bir araya gelir, ortak açıklamalar yapılır.
Ancak süreç somut sonuç üretmediği için her başarısız toplantı, bir sonraki müzakere girişimine duyulan güveni de azaltır. Özellikle 2017 Crans-Montana Konferansı sonrasında Kıbrıs müzakereleri tam da bu döngünün içine girmiştir.
Bu nedenle Guterres'in "Sonuçsuz bir 5+1 istemiyorum." açıklaması, yalnızca diplomatik bir tercih değil, müzakere teorisi açısından önemli bir metodolojik kırılmadır. Güncel müzakere yaklaşımlarına göre zirveler, ancak tarafların yeterli hazırlık düzeyine ulaştığı ve anlamlı ilerleme sağlayabilecek koşullar oluştuğunda gerçekleştirilmelidir.
Aksi hâlde başarısız girişimler, sonraki müzakere süreçlerinin de güvenilirliğini zayıflatmaktadır.
Aynı nedenle Guterres'in 5+1 konferansı için kesin tarih vermemesi de belirsizlik değil, bilinçli bir süreç yönetimidir. Önce hazırlık, sonra zirve anlayışı, geçmiş deneyimlerden çıkarılan derslerin ürünüdür.
BM'nin yeni yaklaşımının ikinci ayağını yerel sahiplik ilkesi oluşturmaktadır. Guterres'in "BM barışı dayatamaz; onu yalnızca Kıbrıslılar inşa edebilir." sözü, BM'nin artık çözümü tasarlayan değil, çözümün ortaya çıkmasını kolaylaştıran bir aktör olarak hareket edeceğini göstermektedir.
Nitekim kalıcı barışın dış aktörlerin hazırladığı planlardan çok, tarafların benimsediği ve sahiplendiği siyasal uzlaşılarla mümkün olacağı anlayışı, çağdaş çatışma çözümü yaklaşımlarının temel ilkelerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Ancak Guterres'in söylemi yalnızca taraflara sorumluluk yüklemekle sınırlı değildir. "Ziyaretim Kıbrıs'ta nihai çözüm için kararlılığımı göstermeyi amaçlıyor." ve "Kararlılığımı ortaya koymak için buradayım." ifadeleri, BM'nin de sürece güçlü bir siyasi yatırım yaptığını göstermektedir.
Arabuluculuk literatüründe bu yaklaşım, arabulucunun çözümü dayatmaksızın sürecin başarıya ulaşması için kurumsal ve siyasal ağırlığını ortaya koyduğu güven verici bir taahhüt olarak değerlendirilmektedir.
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'ın açıklamaları da tam bu noktada anlam kazanmaktadır. Erhürman'ın "Genel Sekreter'in ziyaretinden öncesine göre bugün daha umutluyum." değerlendirmesi, ilk bakışta çözüm ihtimaline yönelik genel bir iyimserlik gibi görünse de, aslında metodolojiye ilişkindir.
Erhürman'ın umutlu olmasının nedeni, tarafların temel pozisyonlarının değişmesi değildir. Nitekim egemenlik, siyasi eşitlik ve çözüm modeli konularındaki görüş ayrılıkları devam etmektedir.
İyimserliğin kaynağı, BM'nin artık sonuç üretmeyecek toplantılar yerine iyi hazırlanmış, amacı ve yöntemi belirlenmiş bir müzakere sürecini tercih ettiğinin görülmesidir. Başka bir ifadeyle Erhürman, çözüm parametrelerinden çok müzakere parametrelerinin değişmeye başladığını ifade etmektedir.
Rum Yönetimi Başkanı Nikos Hristodulidis'in "Güven artırıcı önlemler 5+1 görüşmesi için ön şart değildir." açıklaması da aynı metodolojik değişimin önemli bir parçasıdır. Uzun süreli çatışmalarda katı ön koşullar, müzakerelerin başlamasını engelleyen en önemli faktörlerden biridir.
Güven artırıcı önlemlerin değerini korurken, bunları konferansın ön şartı olmaktan çıkarması, süreci prosedürel kilitlenmelerden kurtarmaya yönelik stratejik bir tercihtir. Böylece taraflar, ön şartlar üzerinde değil, müzakere sürecinin kendisi üzerinde ilerleme sağlayabilecek bir zemine yaklaşmaktadır.
Guterres'in "Bölgedeki gelişmeler çözümü her zamankinden daha önemli hâle getirdi." açıklaması ise yeni paradigmanın jeopolitik boyutunu ortaya koymaktadır. Doğu Akdeniz'deki güvenlik rekabeti, enerji koridorları, Avrupa'nın değişen güvenlik mimarisi ve Orta Doğu'daki istikrarsızlık, Kıbrıs sorununu yalnızca iki toplum arasındaki anayasal bir uyuşmazlık olmaktan çıkarmaktadır.
BM bu değişen bölgesel ortamı, tarafların statükoya ilişkin maliyet-fayda hesaplarını yeniden değerlendirecekleri bir fırsat penceresi olarak görmektedir. Böylece müzakerenin çerçevesi, geçmiş anlaşmazlıklardan gelecekte üretilebilecek ortak kazanımlara doğru kaydırılmaktadır.
Bütün bu açıklamalar birlikte okunduğunda BM'nin Kıbrıs'ta benimsediği yeni arabuluculuk anlayışı açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu anlayış dört temel ilke etrafında şekillenmektedir: yerel sahiplik, etkin süreç yönetimi, güven veren arabuluculuk taahhüdü ve sonuç odaklı müzakere.
Bunlara son dönemde jeopolitik gelişmelerin yarattığı stratejik fırsat penceresi de eklenmiştir.
Kuşkusuz bu metodolojik dönüşümün kısa vadede kapsamlı bir çözüme dönüşeceğini söylemek gerçekçi değildir. Tarafların egemenlik, siyasi eşitlik, güvenlik, garantiler ve nihai çözüm modeli konularındaki görüş ayrılıkları devam etmektedir.
Ancak uluslararası barış süreçleri göstermektedir ki, kalıcı anlaşmalar çoğu zaman önce müzakere yönteminde sağlanan uzlaşıyla başlamaktadır. Taraflar önce nasıl müzakere edecekleri konusunda ortak bir anlayış geliştirebildiklerinde, daha sonra en zor siyasal meseleleri ele alabilecek güven ortamı da oluşmaktadır.
Bu nedenle bugün Kıbrıs'ta değişen şey çözüm modeli değildir. Değişen, müzakerenin mantığıdır. Eğer bu metodolojik dönüşüm tarafların siyasi pozisyonlarına da yansıyabilirse, Kıbrıs müzakereleri uzun yıllardır tekrar eden diplomatik döngüden çıkarak daha rasyonel, daha hazırlıklı ve daha sonuç odaklı bir müzakere evresine girebilir.
Aksi hâlde değişen yalnızca müzakerenin dili olacak, müzakerenin kaderi ise geçmişte olduğu gibi statükonun sınırları içinde kalmaya devam edecektir.