Kıbrıs'ta Yeni Paradigma Arayışı

Abone Ol

Kıbrıs sorununa ilişkin son haftalarda ortaya çıkan diplomatik hareketlilik, çözüm anlayışının yeniden tartışılmasını da beraberinde getirmiş görünüyor.

Rum basınında son günlerde en çok dikkat çeken haberlerden biri Politis gazetesinde yayımlandı. Haberde, Birleşmiş Milletler çevrelerinde federasyon ile konfederasyon arasında konumlanan bir çözüm modelinin değerlendirildiği ileri sürüldü.

İddiaya göre ortaya çıkacak yapı Rum tarafınca "federasyon", Türk tarafınca ise "konfederasyona yakın bir ortaklık" olarak tanımlanabilecek. Merkezi yetkilerin azaltılması, kurucu devletlerin güçlendirilmesi ve siyasi eşitliği güvence altına alacak mekanizmaların oluşturulması da bu çerçevenin unsurları arasında gösteriliyor.

Bu iddiaların doğruluğu henüz teyit edilmiş değil. Ancak önemli olan ayrıntılardan çok, böylesi bir tartışmanın artık Rum kamuoyunda da yapılabiliyor olmasıdır.

Aslında ortaya atılan yaklaşım bütünüyle yeni değildir. Kıbrıs müzakere tarihinde benzer arayışlar daha önce de gündeme gelmiştir. Özellikle 2004 yılındaki Annan Planı, güçlü kurucu devletler ile sınırlı yetkilere sahip federal kurumlar arasında denge kurmaya çalışan bir yapı öngörüyordu.

Her ne kadar federasyon temelinde tasarlanmış olsa da, kurucu devletlere tanınan geniş yetkiler nedeniyle Rum tarafında zaman zaman "gevşek federasyon" ya da "konfederal eğilimler taşıyan model" olarak eleştirilmişti.

Benzer şekilde Crans-Montana görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından dönemin Rum lideri Nikos Anastasiadis de "gevşek federasyon" fikrini gündeme getirmişti. Bu öneri, merkezi hükümetin yetkilerinin azaltılması ve daha fazla yetkinin kurucu devletlere bırakılması düşüncesine dayanıyordu.

Bu nedenle Politis'in gündeme taşıdığı modeli tamamen yeni bir formül olarak görmek yerine, geçmişte tartışılan gevşek federasyon arayışlarının güncellenmiş bir versiyonu olarak değerlendirmek daha doğru olabilir.

Nitekim bugün konuşulan yaklaşım, Annan Planı'ndan farklı olarak merkezi yönetimin yetkilerini daha da daraltmaya yönelmektedir. Crans-Montana sonrasında gündeme gelen gevşek federasyon önerileriyle benzer biçimde siyasi eşitliği güçlendirmeyi ve kurucu devletlere daha geniş hareket alanı tanımayı hedeflemektedir.

Bununla birlikte iki devletli çözüm tezinden de tamamen uzaklaşmamaktadır. Kurucu devletlerin yetkilerinin artırılması ve ortaklığın daha fazla rızaya dayalı hale gelmesi, konfederal modellere özgü bazı özellikleri de bünyesinde taşımaktadır. Bu nedenle söz konusu yaklaşım, klasik federasyon ile egemen eşitliğe dayalı iş birliği modeli arasında yer alan hibrit bir siyasal mimari arayışı olarak görülebilir.

Çünkü yarım asrı aşkın süredir devam eden müzakere süreçlerinde temel sorun, çözümün ayrıntılarından çok çözümün tanımında ortaya çıkmıştır. Taraflar aynı kavramları kullanmış ancak farklı anlamlar yüklemiştir. Rum tarafı güçlü merkezi yapıya sahip tek egemenlik anlayışını savunurken, Türk tarafı siyasi eşitliği ve kurucu devletlerin geniş yetkilerini ön plana çıkarmıştır.

Bugün dikkat çeken nokta, ilk kez bu kavramsal çıkmazı aşmaya yönelik arayışların daha görünür hale gelmesidir.

Bu gelişmelerin hemen ardından Rum Ulusal Konseyi'nin gerçekleştirdiği toplantı da dikkat çekicidir. Toplantıda yapılan değerlendirmelerine göre son dönemde üç gelişme öne çıkıyor:

Avrupa Birliği'nin Kıbrıs sorununa daha aktif biçimde dahil olma isteği, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in görev süresi dolmadan önce yeni bir diplomatik girişim bırakma arzusu ve Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini geliştirme yönündeki hedefleri.

Özellikle son unsur Rum tarafında ciddi beklentiler yaratmış durumda. Bazı çevreler Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde ilerleme sağlayabilmek adına iki devletli tezinde yumuşama gösterebileceğini düşünüyor.

Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Rum tarafı Türkiye'nin pozisyonunu değiştirmeye odaklanırken, kendi pozisyonunda ne ölçüde esneyebileceğini tartışıyor mu?

Son dönemde ortaya çıkan tablo, taraflardan birinin diğerini kendi tezine yaklaştırmasından çok, her iki tarafın da kabul edebileceği ortak bir siyasal çerçevenin aranmakta olduğunu düşündürüyor.

Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'ın son günlerde yaptığı açıklamalar da bu bağlamda okunmalıdır. Erhürman'ın "ucu açık sürece geçit yok" vurgusu müzakerelere karşı bir tutum değil, geçmişte yaşanan başarısızlıkların tekrarlanmaması yönünde bir uyarıdır. Kıbrıs Türk tarafı bugün çözüm fikrine değil, sonucu belirsiz süreçlere itiraz etmektedir.

Önümüzdeki haftalarda Birleşmiş Milletler'in ortaya koyacağı yol haritası büyük önem taşıyor. Eğer girişim sadece tarafları yeniden masaya oturtmayı hedefliyorsa geçmiş deneyimlerin tekrarlanması riski bulunmaktadır.

Ancak siyasi eşitliği ve yönetim sorunlarını dikkate alan yaratıcı formüller geliştirilebilirse, uzun yıllardır ilk kez farklı bir fırsat penceresi açılabilir.

Aslında son yıllarda yaşanan en önemli değişim, tarafların resmi pozisyonlarından çok müzakere zemininin dönüşmesidir. Bir dönem federasyon ile iki devletli çözüm arasında keskin bir tercih yapılması gerektiği düşünülürken, bugün giderek bu iki yaklaşım arasında yer alabilecek ara formüller tartışmaya açılmaktadır.

Bu durum henüz yeni bir uzlaşının ortaya çıktığı anlamına gelmemektedir. Ancak uzun yıllardır ilk kez çözümün sadece içeriği değil, çözümün tanımı da yeniden müzakere edilebilecektir.

Bugün Kıbrıs'ta yaşanan gelişmeleri sıradan bir müzakere hazırlığı olarak görmek eksik kalacaktır. Tartışılan konu sadece müzakerelerin yeniden başlayıp başlamayacağı değildir. Asıl mesele, yarım asırdır devam eden çözüm paradigmasının yeniden tanımlanıp tanımlanamayacağıdır.

Belki de önümüzdeki dönemin en kritik sorusu şudur: Taraflar sadece yeni bir müzakere sürecine değil, farklı bir çözüm anlayışına da hazır mı?