Ortadoğu yeniden ateş hattına girmiş durumda.
İsrail ile İran arasındaki gerilim artık yalnızca diplomatik bir kriz olarak tanımlanabilecek noktayı çoktan geride bıraktı.
Bugün yaşananlar, yıllardır biriken stratejik rekabetin açık bir çatışma ihtimaline doğru ilerlediğini gösteriyor.
Bu gerilimin kökleri aslında oldukça derine uzanıyor.
1948’de İsrail’in kurulmasıyla başlayan bölgesel dengeler, 1979 İran Devrimi ile birlikte bambaşka bir ideolojik ve jeopolitik çerçeve kazandı.
Devrim sonrasında İran kendisini İsrail karşıtı bir bölgesel güç olarak konumlandırdı.
İsrail ise İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak görmeye başladı.
Bu karşılıklı algı yıllarca doğrudan savaş yerine “gölge savaşlar” üzerinden yürütülen bir mücadele yarattı.
Hizbullah, Hamas ve benzeri aktörler bu rekabetin sahadaki araçları haline geldi.
Bugün yaşanan gelişmeler ise bu uzun gerilim hattının yeni bir aşamasına işaret ediyor.
Savaşın en ağır bedelini ise her zaman siviller ödüyor.
Çocukların öldüğü, şehirlerin yıkıldığı, toplumların parçalandığı bir coğrafyada hiçbir tarafın gerçek anlamda kazanması mümkün değildir.
Bu nedenle bölgede yaşanan gerginliğin bir an önce sona ermesi insanlık adına bir zorunluluktur.
Ortadoğu’daki bu gelişmeler Doğu Akdeniz’i de doğrudan etkileyen bir güvenlik denklemine dönüşmüş durumdadır.
Adanın güneyindeki İngiliz üsleri ve bölgedeki askeri hareketlilik Kıbrıs’ın stratejik önemini yeniden gündeme taşımaktadır.
Bu tablo doğal olarak adada yaşayan herkes için bir güvenlik kaygısı yaratmaktadır.
Ancak aynı zamanda dikkatli bir yaklaşım gerektirir.
Kıbrıs’ın güvensiz bir bölge olduğu algısının büyümesi ülke ekonomisine ciddi zararlar verebilir.
Turizm ve hizmet ekonomisine dayanan bir yapı için güven algısı en önemli unsurlardan biridir.
Bu nedenle temkinli bir değerlendirme ile soğukkanlı bir yaklaşım aynı anda yürütülmelidir.
Savaşın yarattığı bir diğer etki ekonomik alanda ortaya çıkmaktadır.
Enerji fiyatları yükseliyor.
Petrol piyasaları dalgalanıyor.
Küresel finansal sistem belirsizlik sinyalleri veriyor.
Bu gelişmeler doğal olarak küçük ve kırılgan ekonomiler üzerinde çok daha büyük etkiler yaratır.
Kuzey Kıbrıs ekonomisinin kırılganlığı bu noktada daha da görünür hale gelmektedir.
Bugün ülkenin karşı karşıya olduğu temel sorun dışarıdaki savaşın etkileri değildir.
Asıl sorun içerideki ekonomik yapının zayıflığıdır.
Borçla büyütülen bir mali düzen sürdürülebilir değildir.
Bütçe açıkları büyürken kamu borcu hızla artmaktadır.
Kısa vadeli finansman ihtiyacı devletin manevra alanını giderek daraltmaktadır.
Buna rağmen kamuoyuna sürekli bir başarı hikâyesi anlatılmaktadır.
Oysa gerçek tablo çok daha farklıdır.
Ekonomik sistem ciddi bir baskı altındadır.
Enerji fiyatlarında yaşanabilecek küçük bir artış bile zincirleme etkiler yaratabilecek bir kırılganlık üretmektedir.
Bu durum tesadüf değildir.
Pandemi döneminde uygulanan genişlemeci maliye politikası geçici bir önlem olarak tasarlanmıştı.
Ancak bu yaklaşım yıllar boyunca kalıcı bir politika haline geldi.
Sonuç olarak bütçe dengesi bozuldu.
Mali disiplin zayıfladı.
Ekonominin dayanıklılığı önemli ölçüde azaldı.
Bu tablo aynı zamanda yapısal dönüşüm ihtiyacını da ortaya koymaktadır.
Devletin rolü yeniden tanımlanmak zorundadır.
Kaynak dağıtan bir yapı yerine üretimi destekleyen bir kamu anlayışı gereklidir.
Gençlerin teknoloji üretimine katıldığı, dijital ekonominin büyüdüğü, hizmet ihracatının güçlendiği yeni bir ekonomik model mümkündür.
Bugün dünyanın birçok ülkesi bu dönüşüm üzerinden rekabet gücü yaratmaktadır.
KKTC de bu dönüşümün dışında kalamaz.
Bilgi ekonomisi, dijital üretim ve inovasyon çağın temel dinamikleri haline gelmiştir.
Bu alanlarda atılacak stratejik adımlar ülkenin geleceğini belirleyecektir.
Ekonomik krizlerin aşılması yalnızca teknik politikalarla mümkün değildir.
Bu süreç aynı zamanda güçlü bir vizyon gerektirir.
Toplumlara yön duygusu kazandıran şey liderliktir.
Kriz dönemleri aynı zamanda dönüşüm fırsatları yaratır.
Doğru kararlar ve güçlü bir strateji ile en zor dönemler bile yeni bir başlangıca dönüşebilir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey tam da budur.
Akılcı politikalar.
Rasyonel ekonomi yönetimi.
Geleceği planlayan bir devlet anlayışı.
Ve her koşulda barıştan yana bir duruş.
Çünkü savaşların kazananı yoktur.
Kazananı olmayan bir dünyanın içinde barışı savunmak insanlığın en güçlü ortak değeridir.