Şiirde sessizliğin yeri ve bireyin içindeki gürültüye ulaşması

Abone Ol

   İçerisinde bulunduğumuz çağda ses varoluşsal bir sürece işaret etmektedir. “Sosyal bir varlık” olan insanın toplum içerisinde varoluşunu gerçekleştirebilmesi, doğadaki bir canlının konumunu belli etmesi veya kişinin taşıdığı değer ve savunduğu dünya görüşünü somut bir şekilde ortaya dökebilmesinin altında ses “önemli” bir yerde durmaktadır.

   Toplumun genelinin, kişileri olduğu gibi değil olması gerektiği gibi görmesi de ses ile sessizlik arasında bir değer yargısının doğmasına neden olmaktadır. Yaşadığımız dünya içerisinde her canlının, makinenin, eylemin bir sesi bulunmaktadır.

    Bir varlığın var olduğunun kanıtı bir sese sahip olması ölçütü olarak düşünülmektedir. Sokrates’e ait olduğu söylenen “Konuş ki seni görebileyim” ifadesine bakıldığında da bir bireyin diğerleri tarafından var olabilmesi için sesini kullanarak bir konuşma gerçekleştirmesi gerekmektedir.

   Ses sosyal etkileşimin bir parçası olması nedeniyle sesini kullanarak kendini gösteren dışa dönük kişilerle sessizliği tercih eden içe dönük kişiler arasında bir değer yargısı ortaya çıkmaktadır.

   Dışa dönük kişiler konuşmayı, iletişim kurmayı, sosyal ortam içerisinde var olmayı tercih ederken, içe dönük kişiler ise sessizliği, düşünmeyi, kendisiyle konuşmayı, gözlem yapmayı ve yalnızlığı daha uygun bir yaklaşım olarak benimsemektedir.

   Ses, genel itibarıyla her ne kadar kişinin sosyal varoluşunun bir ölçütü olarak değerlendirilse de kişinin kendi özüne ulaşmasının altında sessizliğin ve kendini dinlemenin yattığı düşünüyorum.

   Yolda, ormanlık bir alanda veya başkalarının olduğu herhangi bir ortamda yalnızlığın sessizliğiyle kendini var eden birey, gözlem yapma, farklı bir bakış açısına sahip olma, yaratıcı fikirler oluşturma ve kendi duygularını anlama olanağı bulmaktadır.

Sanatçının sessizleşerek içindeki gürültüye ulaşması

 

   Şiir, varlığı gereği sessizliğin sesiyle donanmış bir durumdadır. Şiiri düzyazıdan ayıran şey de taşıdığı  bu sessizlik özelliğidir. Şiir, konuşmak, anlatmak, hikayeleştirmek, kronolojik bir anlatı sunmaktan çok yarattığı sessiz ortamla okurun kendi içine bir yolculuk yapmasını sağlamaktadır.

   Türk/çe şiirinde önemli bir yerde duran Şair Ahmed Haşim, Bir Günün Sonunda Arzu başlığını taşıyan şiirinin anlaşılmaz olduğu gerekçesiyle eleştirilmesi üzerine Piyale isimli kitabının ön sözünde Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar başlıklı poetik anlayışını yansıtan bir yazı kaleme almıştır. Haşim, bu yazısında “Şiir hikaye anlatmaktan çok sessiz bir şarkıdır” ifadesini kullanarak, şiirin bir şeyleri ses yoluyla açığa dökmekten çok sessizlik yoluyla kişiye haz verebileceği üzerinde durmaktadır.

   İnsan, konuştukça kendini diğerlerine işaret etmektedir ancak sustukça / sessizleştikçe kendini anlama, sessizliğinin içinde gürültüyü anlamlandırma yoluna gitmektedir. Bu nedenle II. Yeni hareketinin öncülerinden olan İlhan Berk, “Sessiz değilsin. Büyük bir gürültünün içindesin. Duymuyorlar” ifadesiyle kişinin içindeki gürültünün, dışarıdakiler tarafından algılanamamasına vurgu yapmaktadır.

    Roman ve öykü gibi anlatılarda da karakterin okur tarafından tam olarak tanınabilmesi sesten çok sessizlikten doğmaktadır. Anlatıcı, yarattığı karakterin iç çatışmalarını, bilinç akışını, kendisiyle konuşmalarını, zamansal sıçramalar yaparak anlatmaktadır. Öyleyse bireyin varoluşunun mutlak ölçütünün ses olmasının yanlış bir değerlendirme olduğu söylenebilir. Birey sessizleştikçe kendi içindeki gürültünün kaynağına ve dolayısıyla kendine ulaşmaktadır.

   

Şiirde sessizliğin değeri

 

   Bireyin sesi ile içerisinde bulunduğu duygu durumu arasında da sıkı bir ilişki söz konusudur. Mutlu bir kişinin sesi daha neşeli bir tona sahipken, üzgün, yorgun bir kişinin sesi ise daha tiz ve kırılgandır. Bu da kişinin yaşadığı iç savaşın sesine yansıması olarak düşünülebilir.

    Yazmak da şairin bir insan olarak hayatta kalma ve kendini yaratma sürecinin bir sonucudur. Nitekim yazınsal türlerde yazma eylemi içerisinde bulunan kişilerin çoğunluğu mutsuzluğun ve acının rüzgârı karşısında ayakta durmaya çalışmaktadır. İlhan Berk’in “Yazmak mutsuzluktur”; Sait Faik’in “Yazmasam çıldıracaktım” sözleri yazmanın kişinin varoluşsal sancılarının bir sonucu olduğunu düşündürmektedir. Böyle bir durumda olan sanatçı da sessizliğe değer atfeden bir yaklaşım sunmaktadır.

   Bu noktada Toplumcu Gerçekçi Şiirin yüksek sesli bir şiir anlayışına sahip olduğu kafalarda soru işareti yarabilir. Ancak Toplumcu Gerçekçi Şiir’in şiir anlayışı, sanatın/şiirin halkı bilinçlendirmek, harekete geçirmek, işçi sınıfının mücadelesine çağırmaktır. Burada görüldüğü gibi Toplumcu Gerçekçi Şiir, sosyalleşmeye / toplumsallaşmaya çağrıda bulunmaktadır.

   “Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp

Kan kalp

Kırmızı top

Yakıcı dönüşümler çıkaran

Belli ki sumak yaratılmamış şekliydi dünyanın”

 

   Edip Cansever’in Çağrılmayan Yakup II şiirinden alınan yukarıdaki dizelere bakıldığında susmayı dünaynın varlığıyla ilişkilendirdiği görülmektedir. “Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın” dizesinde dünyanın konuşan kişilerin olduğu bir gezegen olarak algılandığını göstermektedir.

   Oysa, şair/Yakup susarak dünyanın yaratılmamış şekli içerisinde varoluşunu gerçekleştirmektedir. Görüldüğü gibi sessizlik / susmak şairin var olan durumu felsefi ve şiirsel bir pencereden algılamasına fırsat tanımaktadır.

“Benim de mi düşüncelerim olacaktı,

Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,

Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?”

 

   Garip akımının öncüsü olan Orhan Veli’nin “Sevdaya mı tutuldum?” şiirinden alınan yukarıdaki dizelere de bakıldığında sessizliğin kendine yer bulduğu görülmektedir. Şair, “Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?” dizesinde aşk acısının onu sessizleştirdiğine vurgu yapmaktadır. Bu nedenle sessizlik, yaşamın temeli olan aşkla bütünleşerek farklı bir varoluşsal süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Şairin, yaşadığı aşk acısı nedeniyle sessizleşmesi aslında içinde gürültüyü dinlemesinden kaynaklanmaktadır.

“Gece, yıldızlar,

yalnızlık ve ben.

 

                             sessizlikte cırıltılar

                             ve ateş böcekleri –

 

Gel otur komşu

yanımdaki boş iskemleye

 

                         birlikte duyalım

                         içimizin gece cırıltısını-”

 

Fikret Demirağ’ın  Yalnızlık, Gece Müziği şiirinden alınan yukarıdaki dizelere bakıldığında şairin yalnızlıkla sessizlik arasında bir bağlantı kurarak içindeki müziği ortaya çıkardığı görülmektedir. Şair gecenin, yıldızların ve yalnızlığının olduğu bir ortamda sessizliğiyle baş başadır. Sessizlikte cırıltılar ve ateş böceklerinin varlığıyla tanışan şair, “birlikte duyalım içimizi gece cırıltısını” dizesinde içindeki gürültüye dikkatleri çekmektedir.

   Tüm bu unsurlara bakıldığında günümüz çağında bireyin sosyal varoluşu her ne kadar dışarıya dönük sesi üzerinde kurulmuş olsa da bireyin kendini buluşunun ise sessizliğin sesini, içindeki gürültünün kaynağını bulmasıyla gerçekleşebileceği söylenebilir. Nitekim özellikle şiirde dışa dönük sesten çok içe dönük bir sessizliğin yankısı söz konusudur.