Kıbrıs Türkünün statüsü ve siyasal eşitliği konusunda merhum Rauf Denktaş’ın yıllarca yaptığı uyarılar dün “statükoculuk” olarak görülürken, bugün benzer kaygıların farklı çevrelerden yükselmesi dikkat çekicidir. Acaba mesele Denktaş’ın söyledikleri miydi, yoksa söyleyen kişinin Denktaş olması mıydı?
Kıbrıs siyasetinin hafızası bazen eski bir kara tahta gibidir.
Dün üzerine yazılanları silersiniz; yıllar sonra güneş vurunca eski cümleler yeniden görünür.
Bugün o tahtada beliren kelime çok tanıdık:
EŞİTLİK.
Yanında ise yıllarca tartışılan başka bir kelime duruyor:
STATÜ.
Merhum Rauf Denktaş’ın siyasi hayatı boyunca ısrarla üzerinde durduğu meselelerden biri tam da buydu.
Kıbrıs Türkü bu adada misafir değildir; siyasal eşitlik iddiası bulunan bir toplumdur.
Fakat KKTC’deki bazı sol çevreler yıllarca Denktaş’ın statü ve egemenlik konusundaki hassasiyetlerini çözümün önüne çekilmiş bir duvar gibi değerlendirdi.
Şimdi aynı duvar başka taraftan karşımıza çıkınca, dün küçümsenen hassasiyetlerin önemi yeniden keşfediliyor.
Tarih bazen acımasız bir öğretmendir; yıllarca reddettiğiniz dersi gün gelir önünüze sınav kâğıdı olarak koyar.
Larnaka’dan gelen davet de ilk bakışta diplomatik nezaket paketine sarılmış hoş bir jest gibi görülebilir.
Ancak diplomasi dünyasında bazen paketten çok, paketin üzerindeki etiket önemlidir.
Soru basittir:
Kıbrıs Türkü o masaya hangi sıfatla oturacaktır?
Çünkü mesele yalnızca sandalyenin bulunması değildir.
Asıl mesele, sandalyenin önündeki isimliktir.
Denktaş’ın yıllarca anlatmaya çalıştığı meselelerden biri de buydu:
Masaya oturmak tek başına diplomatik kazanım değildir; hangi statüyle oturduğunuz da önemlidir.
KKTC’deki bazı sol çevreler ise yıllarca masaya ulaşmayı o kadar önemsediler ki, masanın üzerindeki isim kartını sorgulamak ikinci plana düştü.
Yeter ki temas olsun...
Yeter ki diyalog olsun...
Yeter ki görüşme olsun...
Peki hangi statüyle?
İşte yıllardır halının altına süpürülen soru budur.
Ama halının altındaki meseleler yok olmaz; yalnızca birikir.
Sonunda halı kabarır ve odadaki herkes yürürken tökezlemeye başlar.
Bugün yaşanan tartışma biraz da budur.
Dün Denktaş söylediğinde “statükoculuk” olarak değerlendirilen bazı kaygılar, bugün başka ağızlardan ifade edildiğinde “eşitlik hassasiyeti” olarak karşımıza çıkıyorsa, burada üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir siyasal tutarlılık meselesi vardır.
Çünkü ilke dediğiniz şey hava durumu değildir.
Lefkoşa’nın kuzeyinde başka, güneyinde başka ölçülmez.
Rüzgâr kuzeyden eserken başka, güneyden eserken başka yöne dönüyorsa onun adı pusula değildir.
Rüzgârgülüdür.
Eşitlik de böyledir.
Denktaş söylediğinde yanlış, başka biri söylediğinde doğru kabul ediliyorsa, tartışılan artık yalnızca ilke değildir.
Söyleyen kişinin kimliği de tartışmanın parçası hâline gelmiştir.
Oysa siyasal eşitliğin sahibine göre rengi değişmez.
Eşitlik kırmızıysa herkese kırmızı, yeşilse herkese yeşil yanmalıdır.
Bugün KKTC solunun bazı kesimlerinin önünde yıllardır kaçınılan soru yeniden duruyor:
Kıbrıs Türkü bu adada kimdir?
Bir siyasi özne midir?
Yoksa gerektiğinde toplantıya çağrılan, gerektiğinde kapının dışında bırakılan bir misafir midir?
Bu sorunun cevabı kokteyllerde çekilen fotoğraflarla verilemez.
Çünkü diplomatik fotoğraflar bazen gerçeğin üzerine çekilmiş en şık perdelerdir.
Bugün önünüze sandalye koyarlar.
Yarın sandalyeyi kaldırırlar.
Bugün davetiye gönderirler.
Yarın adınızı listeden silerler.
Eğer sandalyeniz başkasının nezaketine bağlıysa, o sandalye sizin değildir; size geçici olarak ödünç verilmiştir.
İşte statü meselesinin özü burada yatmaktadır.
Denktaş’ın siyasi çizgisine katılmak başka şeydir; onun Kıbrıs Türkünün siyasal statüsü konusunda neden ısrar ettiğini anlamak başka şey.
Bu ayrımı yapmadan geçmişi okumak, kitabın yarısını yırtıp kalan sayfalardan sonuç çıkarmaya benzer.
Belki de KKTC’deki bazı sol çevrelerin bugün yapması gereken tam olarak budur:
Kitabın yırtılan sayfalarını yeniden okumak.
Çünkü çözüm aramak ile siyasal eşitliği korumak birbirinin düşmanı olmak zorunda değildir.
Aksine, eşitliği feda ederek çözüm aramak, limana daha çabuk ulaşmak için geminin omurgasından tahta sökmeye benzer.
Bir süre hızlandığınızı sanırsınız.
Sonra geminin neden su aldığını tartışmaya başlarsınız.
Kıbrıs Türklerinin dünyayla temas kurması elbette önemlidir.
Fakat dünyaya açılmak ile dünyaya hangi kimlikle açıldığınız aynı şey değildir.
Kapıdan çıkarken kimliğinizi vestiyere bırakıyorsanız, dışarı çıkmış olabilirsiniz.
Ama artık kim olduğunuz tartışmalı hâle gelir.
İşte bugün sol cenahın bazı kesimlerinin önündeki esas muhasebe budur.
Denktaş’ın her görüşünü benimsemek zorunda değilsiniz.
Her politikasını doğru bulmak zorunda da değilsiniz.
Ancak yıllarca dile getirdiği statü ve siyasal eşitlik kaygılarının neden var olduğunu bugün yeniden düşünmek gerekir.
Çünkü bazen yıllarca “duvar” diye eleştirdiğiniz şeyin, uçurumun kenarındaki korkuluk olduğunu ancak üzerine yaslandığınız gün anlarsınız.
Belki de bugün yaşanan tam olarak budur.
Yıllarca Denktaş’ın bastığı fren eleştirildi.
Şimdi uçurum görünmeye başlayınca herkes fren pedalının yerini arıyor.
İşte tarihin ironisi de burada başlıyor.
Dün “gereksiz hassasiyet” denilen şey bugün “eşitlik” olarak karşımıza çıkıyorsa, mesele artık yalnızca geçmişi tartışmak değildir.
Siyasi hafızayla yüzleşmektir.
Bu nedenle KKTC’deki bazı sol çevrelere sorulması gereken soru ağırdır ama basittir:
Yıllarca Denktaş’ın söylediklerine mi karşıydınız, yoksa onları Denktaş söylediği için mi reddettiniz?
Çünkü bugün aynı kaygıları başka kelimelerle dile getiriyorsanız, tarih önünüze oldukça ironik bir fatura bırakmış demektir.
Ve o faturanın altında küçük harflerle tek bir cümle yazıyor:
“Statü, davetiye ile verilmez.”
Kıbrıs Türklerinin ihtiyacı, diplomatik sofralarda kendisine zaman zaman uzatılan sandalye değildir.
İhtiyaç, o sandalyenin neden orada bulunduğunu kimsenin tartışamayacağı bir siyasal eşitlik anlayışıdır.
Çünkü mesele sofraya çağrılmak değildir.
Mesele, sofraya misafir olarak mı, yoksa masanın ortaklarından biri olarak mı oturduğunuzdur.
Belki de merhum Denktaş’ın yıllarca anlatmaya çalıştığı meselenin özü buydu.
Ve tarihin en büyük ironilerinden biri şu olabilir:
Sol cenah, Denktaş’ı yıllarca eleştirdikten sonra, bazı uyarılarının anlamını ancak onun olmadığı bir dönemde mi keşfediyor?
Çünkü tarih bazen mezar taşlarını konuşturmaz.
Sadece yaşayanların önüne bir ayna koyar.