Geçtiğimiz günlerde hükümet yetkilileri KKTC’de kişi başına düşen milli gelirin 17 bin Doları geçtiğini muştuladı.
Öte yandan, ekonomist Engin Kara’nın yapıp yayınladığı hesaplar da göstermektedir ki müjdelenen bu rakamlar sosyal güçler arasında hiç de adil dağılmıyor.
Üst düzey bürokratlar ve siyasilerle özel sektör çalışanları arasındaki gelir uçurumu büyük bir adaletsizlik içeriyor.
Benzer şekilde, kamu çalışanları ile özel sektör çalışanları arasındaki ücret farkı da makul ölçüden çok uzaklaştı.
Aslında bütün bu ayrışma ülkedeki devlet patronajı sisteminden dolayı ezelden beridir var.
Ama son yıllarda izlenen ücret politikalarıyla iyiden iyiye göze batmaya başladı.
Bir başka anlatımla, ülke siyasetinin temelini oluşturan devlet patronajı sisteminin kayrılan unsurunu oluşturan kamu çalışanları ile dezavantajlı sınıfı oluşturan özel sektör çalışanları arasında zaten uzun yıllardır var olan eşitsizlik artık taşınamayacak bir aşamaya geldi.
Ülkeyi yönetenlerle yönetmeye hazırlandığını söyleyen siyasiler belki farkında değil ama, böylesine eşitsizliğin hat safhaya çıktığı bir ülkeyi yönetmek hiç de kolay değil.
Her an istenmeyen olayların çıkması mümkün olabilir.
Oysa sosyal adaletin ve onun en net göstergelerinden biri olan gelir uçurumunun olmaması durumunun en zor günlerin aşılmasında ne kadar önemli olduğunu bu toplumun tarihi de kanıtlamıştır.
Başta Rum toplumunun ve dünyadaki diğer pek çok unsurun direnemeyip teslim olacağını düşündüğü 1964-68 yılları arasındaki zor günleri Kıbrıs Türk toplumu gelirde sağladığı adaletle atlatmıştır.
Herkesin 30 Kıbrıs lirası aldığı o zor yıllarda külfet eşit bölüşülmeseydi direniş de başarılamayabilirdi.
Elbet bugünlerde herkes aynı ücreti alamaz ama hiç değilse nispeten mevcut uçurumu kapatacak siyasi irade gösterilebilir.
Yoksa meşhur atasözünün anlattığı gibi “biri yer biri bakar kıyamet bundan kopar” sözü gerçekleşebilir.