Hani Deli Dumrul kuru çayın üzerine köprü kurmuştu ya… Geçenden otuz üç akçe, geçmeyenden döve döve kırk akçe alıyordu. Anlaşılan o meşhur tahsilat modeli, çağ atlayarak maliye politikamıza ilham vermeye başladı!
Son dönemde re’sen vergilendirme konusunda yükselen şikâyetlere bakılırsa mükellefe adeta şöyle deniliyor: “Kazandığını beyan etsen de vergi, etmesen de vergi; itiraz edersen önce yine bize gel!”
Elbette devlet vergi toplayacaktır. Vergi, kamu hizmetlerinin finansmanı için zorunludur. Ancak devlet vergi toplayabilir; hukuku askıya alamaz. Bütçe açığı büyüdü diye vatandaşın hakları küçültülemez. Kamu maliyesi bozuldu diye hukuk devleti “bakım nedeniyle hizmet dışı” bırakılamaz.
YASA NE DİYOR, UYGULAMA NE YAPIYOR?
27/1977 sayılı Vergi Usul Yasası’nın 31–35’inci maddeleri re’sen vergilendirmeyi idarenin keyfine bırakılmış sihirli bir değnek olarak görmüyor. Bu yöntem; matrahın maddi delillerle tamamen veya kısmen belirlenemediği, beyannamenin zamanında verilmediği, zorunlu defterlerin tutulmadığı veya incelemeye sunulmadığı durumlarda uygulanabilir.
Üstelik matraha ilişkin bilgiler eksikse mükellefe bunları tamamlaması için en az 15 günlük süre verilmesi gerekir. Takdir edilen matrah, beyan edilen matrahı aşmıyorsa re’sen tarhiyat yapılamaz; aşıyorsa vergi yalnızca aradaki fark üzerinden hesaplanır.
Yani yasa, “Gözüm tuttu, şu kadar vergi yazdım!” demiyor. Bilgiye, belgeye, gerekçeye ve usule dayalı bir işlem yapılmasını emrediyor.
Fakat mükellefe savunma hakkı tanınmadan, belgelerini sunması için yeterli süre verilmeden ve matrahın hangi objektif ölçütlerle belirlendiği açıklanmadan vergi salınıyorsa mesele artık yalnızca para değildir. Mesele, devletin vatandaşına nasıl baktığıdır.
HEM VERGİYİ YAZ, HEM İTİRAZI İNCELE!
İşin en düşündürücü tarafı ise vergiyi tarh eden idari yapının, ilk itirazı da değerlendirmesidir. Başka bir ifadeyle idare hem davacı, hem savcı, hem de ilk hakem konumuna gelmektedir.
Mükellef soruyor:
“Bu vergiyi neden yazdınız?”
İdare cevaplıyor:
“Biz uygun gördük.”
Mükellef itiraz ediyor:
“Peki, itirazımı kim değerlendirecek?”
Cevap hazır:
“Yine biz!”
Hukukun en temel ilkelerinden biri, hiç kimsenin kendi davasının hâkimi olamayacağıdır. Vergi Dairesi Müdürünün kararından sonra Üst İtiraz Komisyonuna başvurulabilmesi elbette önemli bir güvencedir. Ancak gerçek anlamda tarafsızlık için, tarhiyatı yapan makamdan ayrı ve bağımsız bir itiraz mekanizmasının daha ilk aşamada devreye girmesi gerekir.
Aksi hâlde itiraz yolu, hukuki güvence olmaktan çıkıp “Şikâyetinizi yine şikâyet ettiğiniz makama bildiriniz” tabelasına dönüşür.
VERGİ Mİ TOPLUYORUZ, GÜVEN Mİ TÜKETİYORUZ?
Korkuyla tahsil edilen vergi, hazineye para koyabilir; ancak devlete güven kazandırmaz. Baskıcı ve öngörülemez uygulamalar gönüllü vergi uyumunu artırmaz; tam tersine kayıt dışılığı, yatırım çekingenliğini ve ekonomik daralmayı besler.
Maliye Bakanı Özdemir Berova’nın görevi, mükellefi peşinen suçlu ilan etmek değil; kamu gelirlerini hukuka, şeffaflığa ve ölçülülük ilkesine uygun biçimde güvence altına almaktır. Devletin gücü, vatandaşına ne kadar sert davrandığıyla değil, koyduğu kurallara önce kendisinin ne ölçüde uyduğuyla anlaşılır.
Sayın Berova’ya sormak gerekiyor:
Maliye Bakanlığı çağdaş bir vergi idaresi mi olacak, yoksa Deli Dumrul’un köprüsüne yeni bir vezne mi açacak?
Çünkü güçlü devlet korku salan değil, adalet dağıtan devlettir. Hukukun üstünlüğü zedelendiğinde kaybeden yalnızca mükellef olmaz; devlet kendi itibarını, ekonominin güvenini ve toplumun geleceğini de vergilendirmiş olur.
