Seçim sandığı ufukta göründüğünde siyaset sahnesinde mucizeler yaşanmaya başlar; dün kaynak bulunamayan projelere bugün para yağar, yıllardır çözülemeyen sorunlara bir gecede sihirli reçeteler yazılır.
Sanki seçim yaklaştıkça devletin kasasında para basan görünmez bir makine çalışmaya başlar!
UBP’nin açıkladığı 10 maddelik gençlik paketi de bu vaat yağmurunun son örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.
İlk araba için KDV avantajından bilgisayar ve telefon desteğine, ücretsiz internetten genç konutlarına, 50 bin TL maaş desteğinden 500 bin TL evlilik kredisine kadar gençlerin neredeyse bütün ihtiyaçları seçim sepetine doldurulmuş!
Ne güzel dünya! Devlet dağıtacak, gençler alacak, siyasetçi alkışlanacak; fakat faturanın kimin kapısına bırakılacağı meçhul kalacak!
Elbette gençlerin desteklenmesine kimse karşı çıkamaz; ancak mesele gençlere ne kadar parlak vaatler sunulduğu değil, bu vaatlerin hangi kaynaklarla ve nasıl gerçekleştirileceğidir.
Çünkü çağdaş demokrasilerde vaatlerin değeri alkışla değil, maliyet hesabıyla ölçülür.
Birleşik Krallık gibi gelişmiş demokrasilerde bağımsız araştırma kuruluşları seçim programlarını mercek altına alırken vaatlerin bütçeye etkisini, finansman kaynaklarını ve sürdürülebilirliğini sorgular.
OECD ülkelerinde de mali şeffaflık, hesap verebilirlik ve bağımsız denetim, kamu politikalarının güvenilirliğini belirleyen temel ölçütler arasındadır.
Bizde ise vaatlerin vitrininde altın var, mutfağında hesap defteri arayan yok!
İlk araba için KDV avantajı vaat ediliyor; peki devletin vazgeçeceği vergi geliri ne kadar ve bu ayrıcalıktan kaç genç yararlanacak?
Bilgisayar, telefon ve ücretsiz internet desteği açıklanıyor; ancak bunların yıllık maliyeti, yararlanıcı sayısı ve finansman modeli nerede?
Devletin gelirinden vazgeçmek de harcama yapmak kadar maliyetlidir; çünkü kamu maliyesinde bedava öğle yemeği yoktur!
Beş yılda 5 bin genç konut yapılacağı söyleniyor; fakat arsalar nerede, altyapıyı kim hazırlayacak, inşaatı kim finanse edecek ve konutların gerçek maliyeti ne olacak?
Üstelik konut üretmek yalnızca beton dökmek değil, arsa politikasından şehir planlamasına kadar uzanan bütüncül bir kalkınma meselesidir.
Temeli finansmanla değil, vaatle atılan konutların çatısı seçim afişinden öteye geçebilir mi?
Gençlere 50 bin TL maaş ve sosyal güvenlik prim desteği de kulağa oldukça hoş geliyor; ancak bu destekten kaç kişinin yararlanacağı, toplam bütçe yükü ve uygulamanın ne kadar süreceği açıklığa kavuşturulmalıdır.
Dahası, geçici ücret desteğinin kalıcı istihdama dönüşmesini sağlayacak üretim, yatırım ve verimlilik politikaları nerede?
Çünkü devletin görevi gençlere sürekli maaş desteği dağıtmak değil, gençlerin kendi emeğiyle insanca yaşayabileceği bir ekonomi yaratmaktır.
Konut kredisi, beyaz eşya desteği ve 500 bin TL evlilik kredisi de vaatler sofrasındaki yerini alıyor; ancak bu sofranın hesabını kimin ödeyeceği hâlâ cevap bekliyor.
Kredilerin faiz maliyeti, geri ödeme koşulları, kamuya getireceği yük ve olası finansman riskleri ortaya konulmadan bu vaatlerin gerçek ekonomik değeri nasıl anlaşılacak?
Borçla kurulan yuvaların mutluluğu, borcun sürdürülebilirliği hesaba katılmadan güvence altına alınabilir mi?
Ücretsiz üniversite vaadi de ilk bakışta gençler için büyük bir fırsat gibi görünüyor; fakat üniversitelerin kaybedeceği gelirleri kim karşılayacak ve eğitim kalitesi nasıl korunacak?
Daha da önemlisi, üniversite diploması alan gençlere ülkelerinde liyakate dayalı istihdam ve gelecek güvencesi sunulabilecek mi?
Çünkü diploma dağıtmakla gelecek inşa etmek aynı şey değildir!
Asıl düşündürücü olan ise bütün bu vaatlerin, hâlihazırda iktidarda bulunan bir siyasi parti tarafından seçim öncesinde açıklanmasıdır.
Madem direksiyon bugün elinizde, neden bu yolculuğa şimdi çıkmıyorsunuz da seçim sandığının açılmasını bekliyorsunuz?
Devletin anahtarı zaten cebinizdeyken gençlere yeni bir kapı açmak için neden yeniden oy anahtarı istiyorsunuz?
Bu soru yalnızca UBP’ye değil, seçim dönemlerinde kamu kaynaklarını sınırsız bir vaat hazinesi gibi sunan bütün siyasi partilere yöneltilmelidir.
Çünkü iktidarın görevi seçimden sonra yapacaklarını anlatmak kadar, bugüne kadar neden yapamadıklarının hesabını vermektir.
Üstelik gençlerin asıl sorunu yalnızca araba, telefon, internet veya kredi sahibi olmak değildir; esas mesele satın alma gücü, liyakat, adalet, nitelikli istihdam ve geleceğe güven duyabilmektir.
Gençleri ülkede tutmanın yolu, onları devlet yardımlarına bağımlı kılmaktan değil, devlete muhtaç olmadan yaşayabilecekleri bir ekonomik ve kurumsal düzen kurmaktan geçer.
Refah devleti, seçim dönemlerinde hediye dağıtan Noel Baba değil, fırsat eşitliği ve sürdürülebilir sosyal güvence sağlayan kurumsal bir yapıdır.
Dolayısıyla çağdaş bir seçim programının temelinde yalnızca vaatlerin listesi değil; maliyetleri, finansman kaynakları, uygulama takvimi, performans göstergeleri ve bağımsız denetim mekanizmaları bulunmalıdır.
Bunlar olmadan açıklanan her proje, üzerinde fiyat etiketi bulunmayan bir alışveriş sepetine benzer; kasaya gelindiğinde hesabın kime çıkarılacağı ise belirsizdir.
Sonuç olarak seçmen artık “Bana ne vereceksiniz?” sorusundan önce “Bunun parasını nereden bulacaksınız?” diye sormalıdır.
Çünkü kamu kaynakları siyasi partilerin seçim kumbarası değil, toplumun ortak geleceğine ait emanettir.
Unutulmamalıdır ki seçim sandığı dilek kuyusu, devlet bütçesi de sihirbaz şapkası değildir!
Ve en önemlisi, siyasetçinin vaatlerine alkış tutmadan önce hesabını sormayan toplum, seçimden sonra o vaatlerin faturasını ödemeye mahkûm olabilir.
Kısacası, gençlerin geleceği seçim broşürlerinde değil; mali disiplinde, üretimde, liyakatte, hukuk devletinde ve hesap verebilir yönetimde aranmalıdır.
Çünkü gerçek siyaset, gençlere hayal satmak değil, hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir ülke bırakmaktır!
