İnsanı anlamak, tanımak zordur. Aşık insanı anlamak ise daha da zordur.

     Kendimizi, hazır olduğumuz kadar açarız diğerlerine, çünkü.

     Çoğu zaman, kendimizi yanlış, eksik biliriz ve yanlış eksik tanıtırız.

     Bazen de bunu bilerek yaparız. Bizi görmelerini istediğimiz gibi davranırız. Biliriz ki kendimizi tanımak da zordur.

     Sevgi ve aşk; işte bu tanıdık olmayan ortamda yeşermek zorunda kalır. Bu nedenle, aşkın gözü kördür.

     Ancak, aşk söz konusu olduğunda, umutsuz olmaya gerek yok. Aşk, bir ışık gibidir ve bir şekilde yaşama sızacak bir delik bulur. İnsanlık tarihinin başından beri aşk vardır ve görünen o ki yaşamın son anına kadar da olacaktır.

     Aşk hakkında düşünenler, yazanlar, araştıranlar vardır. Aşk, artık sadece mitolojinin, edebiyatın konusu değildir. Tutku, şehvet, hayranlık gibi pek çok bileşen ve paralel duygularla birlikte, bilimin de konusu olmuştur.

     Bugün bilim insanları ve aşk konusuna biraz değinelim. Belki yüzümüzde bir gülümseme, aklımızda bir sorgulama başlar. Bir şekilde, akıl işin içinde çünkü.

     Lacan; sahip olmadığımız bir şeyi, var olmayan birine verdiğimizi söyler. Aşkın bal günlerini düşünün. Sonra sevgiliyi algılama biçimimizi. Sonra iki kişinin birbirine yönelik duygu ve düşüncelerinin kaynağındaki sevme biçimlerinin göstergelerini anlamaya çalışın. Hepimiz kendimize göre seviyoruz. Kişisel özelliklerimiz, geçmiş deneyimlerimiz… bu nedenle sevme biçimimiz, sevdiğimizi görme biçimimiz oluyor. En başında en azından. Tıpkı şarkıdaki gibi: sevmiyorum seni artık, gözlerimi geri ver…

      Alice Ferney, günümüz ilişkilerindeki değişime dikkat çeker. Bu değişimin asırlardan beri oluşan aşk algısı ile çeliştiğinden dem vurur. Artık, geleneksel yapının veya toplumsal eğilimin kişilerin aşk hayatını yönetme gücü azalmıştır ve Ferney'e göre "keyfimizin çektiği gibi sevebiliriz".

      Gerçekten de tek eşlilikten, açık ilişkilere kadar pek çok kavram, uygulama ve düşünsel açıdan deneniyor, sorgulanıyor. Eşcinsel ilişkilerin varlığının hukuki ve toplumsal kabulü ile ilgili gelişme ise hızla yayılıyor.

      Ancak, yüzyılın kişiye tanıdığı özgürlük; aynı zamanda, ağır bir yük olabiliyor. Aileyi, ilişkiyi koruyan kalkanlar inmiş gibi. Kimse kimseyi bir ilişkinin içinde tutmaya zorlamıyor. İlişki bittiğinde, bitmesini istemeyen tarafta iseniz, kendinizden başka sorgulayacak bir şey bulamıyorsunuz. Giden kişiyseniz, her şey ortada: aşk bitti, elveda. Geride kalan acılar içinde ve yalnız.

 

       Erich Fromm. Büyük usta. Psikolog, filozof ve hümanist. "Sevme Sanatı" adlı eserini, 1956 yılında kaleme aldı. Benim kitapla buluşmam, yirmi iki yıl sonra, lise yıllarımda mümkün oldu. Belki aklınızdadır: "Seni seviyorum, çünkü sana ihtiyacım var/ sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum"  sözcüklerini 16 yaşımdan beri takip ediyorum. Gerçekten de size ihtiyacı olan bir sevgilinin aşkı ile; aşık olan bir sevgilinin size ihtiyaç duyması arasında ne kadar da büyük bir fark var! Yaşam öğreticidir, Erich Fromm'un eserleri gibi. Biliyoruz ki, ihtiyaçlar üzerine kurulu ilişkiler tükenmeye mahkûmdur. Minnet duygusu, gerçek aşkın düşmanıdır.

      Aşk emek ister. Sevgiyi, sevmeyi de öğrenmek gerek. Bakın şu muhteşem sözlere: “Atmamız gereken ilk adım, tıpkı hayat gibi aşkın bir sanat olduğunu fark etmektir. Sevmeyi öğrenmek istiyorsak tıpkı müzik, resim, marangozluk ya da tıp veya mühendislik gibi sanatları öğrenmek için yaptığımız gibi ilerlemeliyiz.”

     Aşka dair sohbetimize devam edeceğiz. Daha konuşacak çok şey var.