Bu tartışmaların başlangıcı 1990’lı yıllara dayanır. O yıl ilk kez Doğu Akdeniz Üniversitesi çatısı altında bir Tıp Fakültesi kurulması fikri gündeme gelmiş, ardından da ciddi bir tartışma süreci başlamıştı. Zamanın Sağlık Bakanı ve hükümetince desteklenen bu fikir, hekim camiasını adeta ikiye bölmüştü.

Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği; Dünya Tabipler Birliği ve o dönem yakın ilişkiler içinde olduğu Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi’nden edindiği bilimsel argümanlara dayanarak, ülke nüfusunun bir Tıp Fakültesinde hekim yetiştirmek için yetersiz olduğunu savunuyor; nüfus 2 milyonun altındayken böyle bir girişimin gerçek verim sağlayamayacağını vurguluyordu.

Ancak siyasi irade kararlıydı. Üstelik azımsanmayacak sayıda bir hekim grubu da hükümetin,
“Nalbantoğlu Hastanesi Tıp Fakültesi Hastanesi olacak, hekimler ise anında doçent ve profesör unvanları alacak”
gibi gerçeklikten uzak söylemlerinin yarattığı cazibeyle bu girişime destek veriyordu.

Tartışmalar sertti, ancak hükümet geri adım atmıyordu. Tam bu sırada Tıp Fakültesi binasının nerede kurulacağına dair yeni bir tartışma patlak verdi. Lefkoşa mı olmalıydı, Gazi Mağusa mı?

Hatta o dönemde Lefkoşa’da, bugünkü Acil Durum Hastanesi’nin karşısındaki bir arsa Tıp Fakültesi binası yapılmak üzere tahsis edilmiş, üzerine “DAÜ Tıp Fakültesi” tabelası bile asılmıştı. Ancak bu da tartışmaların sonunu getirmedi ve sonuçta o dönemde Tıp Fakültesi kurulamadı.

Özel sermaye dönemi

2000 yılına gelindiğinde bu kez özel bir üniversite, Yakın Doğu Üniversitesi, Tıp Fakültesi kurma kararı aldı. Süreç, önce Diş Hekimliği Fakültesi açılacağının duyurulmasıyla başladı. Aynı tartışmalar yeniden alevlendi.

Ancak bu kez Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği’nin karşısında yalnızca siyasi irade değil, güçlü bir sermaye de vardı. Tek adam tarafından yönetilen, hükümetçe desteklenen bu adım artık engellenemedi. Önce Diş Hekimliği, ardından da Tıp Fakültesi açıldı.

Hükümet, Tabipler Birliği’nin tepkisini azaltmak için “Yerli öğrencilerin devletçe belirlenecek sayıda ve merkezi sınavla alınacağı”
sözünü verse de bu hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Ne girişte ne de kontenjanların belirlenmesinde etkin bir denetim sağlandı.

Kontrolsüz büyüme

Süreç burada da bitmedi. Kısa sürede ülkede 7 Tıp, 8 Diş Hekimliği Fakültesi açıldı. Bu sırada Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği dışında neredeyse kimse sesini çıkarmadı. Aksine, bazı medya organlarında Birlik yöneticileri çıkarcılıkla, vizyonsuzlukla ve ülke tıbbının gelişimini engellemekle suçlandı.

Zaman yanlışı unutturmadı ama kanıksanmasına neden oldu. Bir dönem yaşanan linç kampanyalarının ardından doğruyu savunanların sesi giderek kısıldı. Bu arada Tabipler Birliği Yasası’nda fark ettirilmeden yapılan değişikliklerle ileride atılacak adımların zemini hazırlandı.

Hastanesi olan Tıp Fakültelerinin uzman yetiştirmek amacıyla hekim almaya başladığı duyulduğunda sınırlı tepkiler yükseldi. Yabancı uyruklu oldukları söylenerek geçiştirildi. Ancak el altından yerli uzmanlık öğrencilerinin de alındığı biliniyordu. İtirazlar yinelendi; Sağlık ve Eğitim Bakanlıkları sessiz kaldı.

Kopuş noktası: Sağlık Hizmetleri Yasası

Son dönemde seslerin yeniden yükselmesinin nedeni, Sağlık Hizmetleri Yasası Tasarısıdır. Bakanlık, bazı işlevsel ve yönetsel faaliyetleri yasal bir çatı altında toplamak amacıyla, paydaşların katılımıyla bir taslak hazırladı. Kan Bankası, 112 hizmetleri, kalite ve standardizasyon gibi alanlarda düzenleme getiren bu taslak, başlangıçta geniş mutabakat sağlamıştı.

Ancak tam bu sırada bazı Tıp Fakülteleri, işlevsiz ve yetersiz bir kurum olan YÖDAK’tan, hiçbir kritere bağlı kalmadan tam süreli uzmanlık öğrencisi alma yetkisi elde etmeye başladı. Artan kontrolsüzlük nedeniyle bu alanın da yasa kapsamına alınması sağlandı ve taslak oy birliğiyle Meclis’e gönderildi.

Görüşüleceği gün hükümet tarafından geri çekildi. Haftalar sonra komiteye yeniden gönderildi ve asıl kopuş o noktada yaşandı.

Hükümet, Tıpta Uzmanlık Giriş Sınavı’nı merkezi olmaktan çıkararak, her fakülteye kendi sınavını yapma yetkisi verdi. Bu, fiilen mevcut uygulamaların yasallaştırılması anlamına geliyordu. Üstelik bunun gerekçesi kamuoyuna açıklanmadı.

Komitede günlerce süren sert tartışmalara rağmen uzlaşma sağlanmadı. Böylece yasa, ortak bir toplumsal mutabakat ürünü olma özelliğini kaybetti.

Hata üstüne hata

Daha önce “Yıkılmış Bina Üzerine Köşk Olur mu?” başlığıyla ifade ettiğim gibi, yıkım en başta yapılmıştır. Gerekli kriterler olmadan açılan Tıp ve Diş Hekimliği Fakülteleri, ardından kontrolsüzce artırılmıştır. Bugün ise bu yapıların üzerine, merkezi olmayan sınavlarla seçilen uzmanlık kontenjanlarının Meclis onayı istenmektedir.

Formül nettir:
HATA + HATA + HATA = YIKIM

1960 koşullarına göre kurulmuş sağlık sistemi çökmüştür. Bu sistem üzerine yapılan her yeni yasa, kaosu derinleştirmektedir. Daha önce yasalaşan Sağlık Çalışanları Yasası ile Özel Hastaneler Yasası’nın uygulanamaması bunun açık göstergesidir. Tek tip sosyal güvenlik sisteminde, sağlıktan yapılan kesintilerin nereye aktarıldığı dahi belirsizdir.

Son söz

Bu deneyimlerden çıkarılacak ders açıktır:
Derhal yeni bir sağlık sistemi kurulmalıdır.

Bunun reçetesi bellidir.
Eksik olan tek şey, güçlü bir siyasi iradedir.