KKTC’de hayat pahalılığı düzenlemesi etrafında yaşanan tartışmalar, artık bir maaş artışı meselesi olmaktan çıkmıştır.
Buradaki temel mesele ne kadar zam yapılacağı değil; hükümetin nasıl karar aldığı, yetkisini nasıl kullandığı ve bu süreçlerin ne kadar meşru olduğudur.
Çünkü bazen bir ekonomik karar, uygulandığı yöntem nedeniyle ekonomik olmaktan çıkar; siyasal bir meseleye, hatta daha da önemlisi bir yönetim krizine dönüşür.
Ekonomik krizlerin kendisinden çok, bu krizlere verilen tepkilerin niteliği belirleyicidir. Demokratik meşruiyetten ve katılımcı süreçlerden kopuk şekilde alınan kararlar, ekonomik sorunları çözmek bir yana, onları siyasal ve kurumsal bir yönetim krizine dönüştürmektedir.
UBP-DP-YDP hükümetinin gerekçesi şu: Ekonomik koşullar ağır, kamu maliyesi baskı altında ve hızlı hareket etme zorunluluğu var.
Bu nedenle hayat pahalılığı düzenlemesi yasa gücünde kararnameyle yapıldı. Üstelik bu adım bir tercih değil, “zamansal zorunluluk” olarak sunuldu.
Küçük ve kırılgan ekonomilerde zaman zaman hızlı karar alma ihtiyacı doğması doğaldır. Nitekim KKTC Anayasası’nın 112. maddesi de yürütmeye yasa gücünde kararname (YGK) çıkarma yetkisi vermekte ve bu yetkiyi ivedilik gerektiren ekonomik konularla, meclis denetimiyle, mali yük ve haklarla sınırlandırmaktadır.
Ancak hükümet tarafından apar topar çıkarılan YGK, hem demokratik meşruiyet hem de hukuksal açıdan sorunludur.
Çünkü mesele sadece neyin yapıldığı değil, nasıl yapıldığıdır. Meclis açıkken, geniş toplumsal etkileri olan bir düzenlemenin kararnameyle yürürlüğe konması, kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir:
Bu gerçekten bir zorunluluk muydu, yoksa yürütmenin bilinçli bir tercihi mi?
Eğer yürütme, yasamanın devrede olduğu bir ortamda bu yolu seçiyorsa, burada teknik bir ekonomik müdahaleden çok daha fazlası vardır. Bu, yasama yetkisinin sınırlarını zorlayan, güçler ayrılığı ilkesini esneten bir yönetim anlayışıdır.
Üstelik tartışma sadece yöntemle de sınırlı değildir.
Hayat pahalılığı mekanizması, kamu çalışanlarını enflasyona karşı koruyan temel araçlardan biridir. Bu mekanizmaya müdahale etmek, doğrudan insanların alım gücüne, yaşam standardına ve geleceğe dair beklentilerine dokunmak anlamına gelir.
Bu nedenle, bu tür bir düzenleme teknik değil; doğrudan doğruya sosyal ve siyasal bir tercihtir. Hükümet mali yükümlülüklerden kurtulmaya çalışırken, toplumun tüm sabit gelirli kesimlerinin fiili alım gücünü düşürerek aslında yeni mali yükler yaratmaktadır.
Nitekim bu tercihin sonuçları gecikmeden ortaya çıktı.
Sendikalar sokağa indi, grevler başladı, toplumsal tansiyon yükseldi. Ekonomik maliyetleri sınırlamak amacıyla atılan bir adım, bu kez sosyal maliyetleri büyüten bir süreci tetikledi.
Kararın içeriğinin yanı sıra kararın üretim biçimi de sorunludur.
Eğer aynı düzenleme Meclis’te tartışılarak, sendikalarla müzakere edilerek ve toplumsal rıza üretilerek hayata geçirilseydi, muhtemelen bugün karşı karşıya olduğumuz ölçekte bir kriz yaşanmayacaktı. Çünkü demokratik sistemlerde meşruiyet sadece sonuçtan değil, süreçten doğar.
Oysa burada tam tersi bir yol izlendi: Önce karar alındı, ardından meşruiyet inşa edilmeye çalışıldı.
Bu yaklaşım kısa vadede hız kazandırabilir; ancak uzun vadede çok daha büyük bir maliyet üretir: güven kaybı.
Ekonomiye yönelik güven kaybı ise çoğu zaman bütçe açığından, enflasyondan ya da kur artışından daha yıkıcıdır.
Bugün gelinen noktada artık tek boyutlu bir sorunla karşı karşıya değiliz. Üç katmanlı bir kriz iç içe geçmiş durumda: hukuksal tartışma, siyasal gerilim ve toplumsal eylemler.
Bu üç unsur bir araya geldiğinde, mesele bir ekonomi politikası olmaktan çıkar ve doğrudan bir yönetim krizine dönüşür.
Ekonomik baskılar gerçek olabilir; kamu maliyesi zorlanıyor olabilir… Ancak demokratik süreçlerin devre dışı bırakılması meşrulaştırılamaz.
Tam tersine, kriz dönemleri daha fazla şeffaflık, daha fazla katılım ve daha fazla uzlaşı gerektirir. Aksi hâlde çözmeye çalıştığınız sorun, yerini daha derin ve daha kalıcı bir soruna bırakır.
Nitekim bugün yaşanan sorun, yanlış bir yöntemle ele alındığı için teknik bir düzenlemenin sistemik bir krize dönüşmesidir.
Ve belki de en önemlisi, bu kriz bize sadece hayat pahalılığını değil, devletin nasıl yönetildiğini yeniden sorgulatmaktadır.
Sonuç olarak, eğer süreçler meşru değilse, sonuçlar ne kadar “zorunlu” olursa olsun toplumsal kabul üretmez; aksine krizi derinleştirir.
