İTHALATI DESTEKLEYEREK EKONOMİK POPÜLİZMİN DİBİNİ Mİ GÖRDÜK?
Bir ülkenin kalkınma hikâyesi limanlarına yanaşan gemilerin sayısıyla değil, fabrikalarından yükselen üretim sesleriyle yazılır. Limanlar dolup taşarken üretim tezgâhları örümcek ağı bağlıyorsa, ortada kalkınma değil, ithalatla beslenen bir ekonomik bağımlılık düzeni vardır.
Ulusal Birlik Partisi'nin 2033 Vizyonu'nda gündeme gelen ithalat navlunu desteği, işte bu ekonomik çelişkinin üzerine dikilmiş yeni bir tabela gibi duruyor. Tabelada kalkınma yazıyor ama okun yönü üretim tesislerine değil, ithalat gemilerine dönük olabilir!
Anlaşılan, ekonominin motorunu çalıştırmak yerine dışarıdan gelen malların yol parasını ödemek, yeni bir kalkınma reçetesi olarak pazarlanıyor. Oysa başkasının ürettiğini taşımayı kolaylaştırmakla kendi üretim kapasitenizi büyütmek aynı şey değildir.
Elbette ada ekonomilerinde navlun maliyetleri önemlidir. Ancak üretimde kullanılan makine ve ham maddelerin taşınmasını desteklemekle, yerli üretime rakip nihai tüketim mallarının ithalatını sübvanse etmek arasında dağlar kadar fark vardır.
Birincisi üretimin çarklarına yağ sürerken, ikincisi yanlış tasarlanırsa o çarkların arasına kum dökebilir. Üstelik devletin kendi eliyle döktüğü kumun faturasını yine vergi mükellefleri öder!
Düşünün ki Mutluyaka'daki çiftçi güneşin altında domates yetiştirmek için alın teri döküyor. Devlet ise aynı domatesi dışarıdan getiren ithalatçının nakliye masrafına ortak oluyorsa, çiftçiye verilen mesaj nedir: Sen üret, ben rakibini destekleyeyim!
Böyle bir anlayışta yerli üretici ekonomik kalkınmanın başrol oyuncusu olmaktan çıkar, ithalat tiyatrosunun figüranına dönüşür. Sahnenin alkışını ithalatçı toplarken, perde arkasında üreticinin ışıkları birer birer söner.
Dahası, navlun desteğinin tüketici fiyatlarına ne ölçüde yansıyacağı da ayrı bir muammadır. Kamu kaynaklarından karşılanan taşıma maliyeti indirimi raf fiyatlarına yansımıyorsa, devlet tüketiciyi değil, ithalat zincirindeki kâr marjlarını beslemiş olmaz mı?
Bu nedenle sorulması gereken soru yalnızca hangi malların destekleneceği değildir. Kim kazanacak, kim kaybedecek, faturayı kim ödeyecek ve kamu yararı nasıl ölçülecek?
Kıt kamu kaynaklarını ithalatın yelkenlerini şişirmek için kullanırken yerli üreticinin teknesini susuz bırakmak, ekonomik akılcılıkla nasıl bağdaştırılabilir?
Üstelik üreticisini kaybeden bir ülke, zamanla fiyatları belirleme gücünü de kaybeder. Bugün ucuz ithalatla sevinen tüketici, yarın dış tedarikçinin fiyatına ve döviz kurunun insafına mahkûm olabilir.
2033 Vizyonu gerçekten bir kalkınma pusulasıysa, rotası ithalat limanlarından önce üretim tesislerini, tarım alanlarını ve ihracat pazarlarını göstermelidir. Aksi hâlde vizyon diye sunulan şey, ekonomik bağımlılığın üzerine çekilmiş gösterişli bir gelecek perdesinden ibaret kalabilir.
Gerçek kalkınmanın ölçüsü kaç geminin daha ucuza yük taşıdığı değil; kaç fabrikanın açıldığı, kaç üreticinin ayakta kaldığı, ihracatın ne kadar büyüdüğü ve kaç gence sürdürülebilir iş sağlandığıdır.
Çünkü başkasının ürettiğini taşımayı finanse eden devlet ithalatın hamallığını, kendi üreticisini güçlendiren devlet ise kalkınmanın mimarlığını yapar.
Son söz: Limanları doldurmak marifet değildir; marifet, o limanlardan kendi ürettiğimiz malları dünyaya gönderebilmektir. Yoksa 2033'e vardığımızda elimizde bir kalkınma destanı değil, navlun faturalarıyla dolu bir ithalat albümü kalacaktır!
