Ruhsal acıların sessiz çığlığı nevroz, insanlık geliştikçe gelişti. Acılar arttıkça arttı. Savaşlar, ekonomik sıkıntılar, sevilenin kaybı, yaşama, yaşanılan ortama duyulan güvensizlik… Sayısız neden endişelerimizi canlandırabilir, kendimizi tehlikede duyumsamamıza yol açabilir.

      İyi, doğru, güvende, değerli hissetmemizi sağlayan her şey; aynı zamanda nevrozun duygusal bütünlüğümüze yerleşmesi için bir neden olma özelliği taşır.

     Nevrozun egemenliği, mağara döneminde yaşayan atalarımızdan beri devam ediyor. Kendi içimizden çıkan ancak kendi dışımızı yorumlamamızın sonucunda sürüklendiğimiz bu acılar; güvensizlikten, tedirginlikten, yarın ne olacağını bilememekten güç alır.

      Öyle ki, gerilimin duygusal bütünlüğümüze sızması; korktuklarımızı realitede yaşamaktan bile daha büyük bir acı verebilir. Düşüncedeki ıstırabın ağırlığı çok güçlüdür; çünkü anı, yarını etkileme gücü taşır. Kararlara, beklentilere, huzura musallat olur.

     Savaş tehlikesi, ekonomik sıkıntının artacağı korkusu, ne yaparsak yapalım çıkmaza dönüşen yollar, nevrozun varlığını sürdürmesi için yeterlidir. Bir şekilde, dünyada olup biten her olay ile dans eden bir nevrozumuz var. Savaş ihtimalini düşündürten bin bir çeşit siyasal gerilimden tutunuz da, işlerin yolunda gitmeme olasılığına yönelik herhangi bir durumsal değişiklik, tedirginliğin artması için yeterlidir.

      21nci yüzyılın iletişim çağı olduğu günümüzde, daha olay vuku bulurken takip etmeye başlıyoruz. Bir savaş korkusunun tohumunun filizlenmesi için, siyaset bilimci olmamıza gerek yok. Biz sıradan insanlar, akışı izliyor, değerlendiriyor ve "bana ne" demeden düşüncelerin götürdüğü yere gidiyoruz. Dünya karıştıkça, biz de huzursuz oluyoruz. Toplumsal boyutta veya aile içinde olan her türlü gerilim; düşüncenin sancıları içinde kıvranmaya başlıyor, ister istemez. Kahve köşelerinden, oturma odalarına, baş başa yapılan sohbetlere kadar uzanıyor ve içerimizdeki "her şey yolunda" duygusunu yerle bir ediyor.

      Bütün tehlikelerin, varoluşsal bir anlamı var..

      Kişinin kendi içindeki savaşlarını, küçümsemek gibi, örneğin.

      İçimizdeki savaşlar ne mi?

      Hiç birine yabancı değilsiniz: Korkular, tedirginlikler, değersizlikler, güvensizlikler, aldatılmışlık hissi… Bütün bunlar, onlarca yıl boyunca, yerleşti içimize. Onlarca yıl oynadı bizimle, yaramaz ve şımarık bir çocuk gibi.

      Biz bir savaş atlattık… Neredeyse, her aile savaştan bir şekilde nasibini aldı. Unutmaya, orta yolu bulmaya veya hatıraları canlı tutmaya çalışmanın herkesi götürdüğü yer aynı. Her şey yolunda duygusunu küçük dünyalarımıza sığdırmaya çalışırken, farklı yollar deniyoruz ama nihayetinde hala bazılarımız yeri belli olmayan kayıplar diyarında dolaşıp duruyoruz.

      Şaka gibi değil mi? Ateş düştüğü yeri yakar. Ama düştüğü yerde, bir yerleri yakarken, insanın bir yerlerini yakarken yani, insan dediğiniz kompleks, yanmaya karşı çıkar.

      Karşı çıkmak, sevgili dostlar; her kişide farklıdır. "Kişilik" dediğimiz parmak izi belirler, dünyadaki bütün karşı çıkışları… İşte her düşünenin karşı çıkışı da böyle farklı.

      Her bir karşı çıkış, ya ruhsal acılara bir meydan okumaya veya yüzyılın uyanık tilkileriyle dans etmeye çalışmaktır.

      Yüreğinizdeki hayret ifadesinin yüzünüze yansıdığı nice duygu durum ve olay atlattınız. Her biri sizin dünyaya bakışınız ile ilgili olarak sizi güçlendirdi veya zayıflattı.

      En güçlü sandığınız tarafınız, an geldi, sizi yere yıktı. Zayıflıklarınız ayağa kaldırdı.

      Güven uymak, ait hissetmek, değerli ve doğru noktada olduğunu duyumsamak, ruh sağlığı kriterinde bir üst noktadır. Her şey yolunda, iyiyiz yani. Nevrotik çığlığın en tatlı melodisi, "yaşamak" der. Her koşulda "yaşamak".

      Dünya tarihi, zaman denilen yaramaz çocuğu yanına alarak, insanları, kültürleri yok eden güçlü delilerin vukuatları ile doludur. Kitleleri harekete geçirebilme yeteneği, kötü empatların elinde öldürücü bir silah haline gediğinde bile, insan, son nefesine kadar,  "Yaşamak" şarkısını söyler.

      Sessiz bir çığlık eşliğinde olsa da.