KKTC’nin fiber optik altyapısını geliştirmeyi öngören ve Türkiye Cumhuriyeti ile uluslararası anlaşma statüsünde imzalanan protokol, sert tartışmaların gölgesinde Meclis Genel Kurulu’ndan oy çokluğuyla geçti. Hükümet, ana muhalefet ve bazı sendikalar arasında tansiyon o kadar yükseldi ki mesele teknik bir altyapı yatırımından çıkıp adeta siyasi bir hesaplaşmaya dönüştü.

İktidar protokolü “çağ atlatacak bir yatırım” olarak sunarken, muhalefet bunu “ülkenin geleceğini devretmek” şeklinde yorumladı. Taraflar arasında gerilim arttı: Bir taraf diğerini Türkiye karşıtlığıyla, öteki taraf ise memleketi peşkeş çekmekle itham etti.

Oysa meseleye soğukkanlılıkla bakmak gerekiyor. Çünkü bu protokol ne bütünüyle bir kurtuluş reçetesi ne de başlı başına bir felaket senaryosu. Protokol maddelerini tek tek değerlendirdiğimizde, sözkonusu anlaşma KKTC için yararlı olabilecek birçok düzenlemeyi içerdiği gibi, ileride risk teşkil edebilecek bazı unsurları da barındırdığını teşhis edebiliriz

Protokolün olumlu tarafları açık. Mevcut fiber optik altyapı güçlendirilecek, hanelere ve işletmelere kadar fiber (FTTH) ulaştırılacak. Bugün pahalıya ve düşük hızda kullandığımız internet hizmetiyle kıyaslandığında, çok daha hızlı ve kaliteli bir erişim imkânı doğacak. Dijital çağda güçlü bir altyapı artık lüks değil, zorunluluk.

Üstelik yatırımın finansmanı da KKTC bütçesinden çıkmıyor. Türk Varlık Fonu ve Türk Telekom tarafından karşılanıyor. Kamu kaynaklarının önemli bir kısmını maaşlara ayırmak zorunda kalan ve yatırım kapasitesi sınırlı olan bir yapı için yap-işlet-devret modeli ilk bakışta rasyonel görünüyor. Teknik bilgi ve işletme deneyimi açısından da Türk Telekom gibi köklü bir operatörün birikiminden yararlanılacak olması önemli bir avantaj.

Peki ya yerel internet servis sağlayıcıları? Protokole göre yatırımcı altyapıyı toptan hizmet olarak sunacak. Yani diğer sağlayıcılar bu altyapıyı kullanabilecek. Bu da perakende düzeyde rekabeti artırabilir, fiyatları aşağı çekebilir. Nitekim 100 Mbps’ye kadar aylık abonelik ücretine 18 dolar üst sınırı getirilmesi, tüketici açısından önemli bir güvence.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var.

25 yıl boyunca fiber altyapıyı kurma ve işletme yetkisinin tek bir yatırımcıya verilmesi fiilî bir tekel yaratıyor. Telekomünikasyon Dairesi kendi altyapısını kursa bile internet hizmeti sunamayacak. Bu durum uzun vadede kamusal yetki ve kapasite açısından ciddi bir tartışma başlığıdır.

Bir başka belirsizlik ise Türk Varlık Fonu’nun hisse oranının %50’nin altına düşmesi durumunda ne olacağıdır. Böyle bir kontrol değişikliğinde yatırımcının taahhütleri aynen devam edecek mi? Metinde buna dair açık bir hüküm yok.

Dahası, yatırımcı altyapıyı kuracak olsa da bakım ve operasyonel maliyetlerin Telekomünikasyon Dairesi’ne bırakılması dikkat çekiyor. Bu da kamuya uzun vadeli bir mali yük anlamına gelebilir.

Uyuşmazlık durumunda önce diplomatik kanalların devreye girecek olması da ayrı bir tartışma konusu. Teknik ve hukuki bir anlaşmazlığın siyasallaşma, uzama ve hatta KKTC aleyhine çözülme ihtimali göz ardı edilmemeli.

Ve belki de en kritik nokta: Dijital egemenlik. Fiber altyapının 25 yıllığına Türkiye menşeli bir şirket tarafından kurulup işletilecek olması, KKTC’nin dijital omurgasının dışa bağımlı hale gelmesi anlamına gelebilir. Günümüzde veri güvenliği ve dijital egemenlik, en az fiziki sınırlar kadar önemlidir.

Sonuç olarak bu protokol ne alkışlarla geçiştirilecek kadar kusursuz ne de tümüyle reddedilecek kadar karanlık. Sözkonusu protokolün KKTC Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa Mahkemesi’ne taşınma ihtimali de var.

Ancak esas mesele, riskleri azaltacak, denetim mekanizmalarını güçlendirecek ve kamusal çıkarı güvence altına alacak ek düzenlemelerin yapılmasıdır. Nitekim mevcut protokolün 9.9 maddesi de taraflara sonradan ortaya çıkan konularda ek protokoller yapma yetkisi veriyor.

Meclis’ten geçen yasa bir çerçeve sunuyor. Asıl belirleyici olacak olan, bundan sonra atılacak adımlar ve hazırlanacak ek protokollerdir. Toplumsal uzlaşı sağlanmadan, şeffaflık ve hesap verebilirlik teminat altına alınmadan bu tür uzun vadeli anlaşmaların sağlıklı işlemesi zordur.

Dolayısıyla yapılması gereken şey, ilgili paydaşların görüşlerini ve çekincelerini de dikkate alarak ortak akılda buluşmaktır. Çünkü sürdürülebilirlik bakımından, güçlü altyapı kadar güçlü bir hukuki zemin de şarttır.

Geleceği belirleyecek olan sadece fiber kablolar değil, o kabloların üzerinde yükseleceği siyasal ve hukuksal iradedir.