2026 yılında Rum yönetimindeki Kıbrıs Cumhuriyeti’nde gerçekleştirilen parlamento seçimleri, sadece partilerin oy oranlarını değiştiren sıradan bir seçim olmadı. Sandıktan çıkan tablo, uzun süredir sessiz biçimde ilerleyen siyasal çözülmenin ve güç kaymasının artık açık biçimde görünür hâle geldiğini ortaya koydu.
Bu bağlamda seçim sonuçları, merkez siyasetin aşındığı, geleneksel partilerin güç kaybettiği, protest hareketlerin yükseldiği ve aşırı sağın sistemin merkezine doğru ilerlediği yeni bir döneme işaret ediyor.
Bir süredir Avrupa’nın birçok ülkesinde gözlenen siyasal parçalanma eğilimi artık Kıbrıs Rum siyasetinde de açık biçimde hissediliyor. Eskiden sistemin ana ekseni oldukça netti: DISY merkez sağın, AKEL ise solun ana taşıyıcısıydı.
DIKO ve EDEK gibi partiler de denge unsuru olarak sistemin etrafında konumlanıyordu. Ancak seçim sonuçları, bu istikrarlı yapının çözülmeye başladığını gösteriyor.
DISY seçimlerden yine birinci parti olarak çıktı. Ancak artık eski anlamıyla hegemon bir merkez sağdan söz etmek zor görünüyor. Parti hâlâ devlet mekanizmasının en güçlü aktörlerinden biri olsa da toplumsal tabanındaki aşınma giderek daha görünür hâle geliyor.
Özellikle milliyetçi-muhafazakâr seçmenin bir bölümünün ELAM’a yönelmesi, DISY açısından sadece oy kaybı değil, ideolojik alan kaybı anlamına da geliyor.
Seçimlerin en dikkat çekici sonucu ise şüphesiz ELAM’ın yükselişi oldu. Parti artık marjinal bir hareket olmaktan çıktı ve parlamentonun üçüncü büyük gücü hâline geldi. Bu durum sadece sandalye sayısıyla açıklanamaz. Asıl önemli olan, ELAM’ın siyasal söylem alanını dönüştürmeye başlamasıdır.
Çünkü aşırı sağ partiler çoğu zaman sadece kendi oy oranlarıyla değil, merkez siyaseti ideolojik olarak sağa çekme güçleriyle etkili olurlar. Rum siyasetinde de benzer bir süreç yaşanıyor gibi görünüyor.
Göç, güvenlik, egemenlik ve Türkiye karşıtlığı gibi meseleler artık sadece aşırı sağın değil, merkez siyasetin de daha sert tonlarla konuştuğu başlıklara dönüşüyor. Bu da önümüzdeki dönemde Kıbrıs müzakereleri açısından önemli sonuçlar doğurabilir.
Zira kapsamlı çözüm süreçleri belli ölçüde siyasal esneklik ve toplumsal meşruiyet gerektirir. Ancak milliyetçi baskının arttığı bir ortamda Rum liderliğinin müzakere alanı doğal olarak daralacaktır.
Ortaya çıkan yeni siyasal denklem, Nikos Hristodulidis’in konumunu da daha hassas hâle getirdi. Hristodulidis ‘Cumhurbaşkanı’ olarak Parlamento içinde güçlü bir çoğunluk desteğine zaten tam anlamıyla sahip değildi. 2026 seçimleriyle birlikte, onu destekleyen merkez blok da ciddi biçimde zayıfladı.
EDEK’in meclis dışında kalması, DIPA’nın silinmesi ve DIKO’nun küçülmesi, Hristodulidis’in hareket alanını daha da daralttı. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Rum liderliğinin ya DISY’ye daha fazla yaklaşması ya da yeni küçük partilerle daha karmaşık denge ilişkileri kurması gerekecek.
Tam da bu noktada Rum siyasetindeki başka bir dönüşüm dikkat çekiyor: Protest siyasetin yükselişi. ALMA ve DDP gibi doğrudan demokrasi söylemiyle öne çıkan yeni hareketler, klasik ideolojik çizgilerin dışında bir siyasal alan açıyor.
Bu yeni partiler, Kıbrıs sorunundan çok; yolsuzluk, siyasi elitlere güvensizlik, kurumsal reform ve yönetişim krizine odaklanıyor. Bu da aslında önemli bir zihinsel değişime işaret ediyor. Çünkü Kıbrıs sorunu artık Rum toplumunda geçmişte olduğu kadar tek belirleyici siyasal eksen olmayabilir.
Bu durumun müzakereler açısından iki farklı sonucu olabilir. Bir yandan çözüm motivasyonu zayıflayabilir; çünkü toplumun öncelikleri ekonomi ve yönetişim meselelerine kayıyor.
Öte yandan daha pragmatik ve teknik iş birliği modelleri için yeni alanlar oluşabilir. Yani kapsamlı çözüm vizyonu zayıflarken, enerji, ticaret, geçiş kapıları veya teknik komiteler gibi sınırlı alanlarda iş birliği ihtimali artabilir.
Aslında bugün Kıbrıs sorununda yaşanan dönüşüm tam da burada yatıyor. Geçmişte tartışma daha çok “çözüm olacak mı olmayacak mı?” sorusu üzerinden yürüyordu. Bugün ise mesele giderek “mevcut statüko nasıl yönetilecek?” sorusuna dönüşüyor. Bu sadece Rum tarafı için değil, bütün ada açısından yeni bir siyasal gerçeklik yaratıyor.
Çünkü artık ne 2004 Annan Planı dönemindeki güçlü uluslararası momentum var ne de Crans-Montana sürecindeki kapsamlı çözüm beklentisi. Bunun yerine daha parçalı, daha temkinli ve daha düşük yoğunluklu bir diplomasi dönemi ortaya çıkıyor. Rum iç siyasetindeki yeni güç dengeleri de bu eğilimi güçlendiriyor.
Son seçimler bize şunu gösteriyor: Rum siyaseti artık daha parçalı, daha kırılgan ve daha öngörülemez bir yapıya giriyor. Merkez siyaset zayıflarken aşırı sağ normalleşiyor, protest hareketler büyüyor ve liderlerin manevra alanı daralıyor.
Sonuç olarak 2026 seçimleri, Rum siyasetinde sadece partiler arası güç dağılımını değiştiren bir süreç değil, aynı zamanda siyasal sistemin yönünü yeniden tanımlayan önemli bir kırılma noktasıdır.
Merkez siyasetin zayıflaması, aşırı sağın meşrulaşması ve protest hareketlerin yükselişi, önümüzdeki dönemde hem iç siyasi dengeleri hem de Kıbrıs sorununun geleceğini doğrudan etkileyecektir.
Bu yeni tabloda kapsamlı çözüm vizyonunun yerini daha sınırlı, daha pragmatik ve statükoyu yönetmeye odaklanan bir yaklaşımın alma ihtimali giderek güçlenmektedir. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’taki son seçimler, sadece bugünün siyasi tercihlerini değil, Doğu Akdeniz’deki geleceğin diplomatik ve toplumsal yönelimlerini anlamak açısından da dikkatle okunması gereken bir dönüm noktasıdır.
Kıbrıs Rum siyasetinde yeni güç dengeleriv
Bülent Evre
Yorumlar
