28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik eş zamanlı hava ve füze saldırılarıyla başlayan çatışma büyüyerek devam ediyor. İran’ın balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla verdiği karşılık, bölgeyi yeni ve tehlikeli bir eşiğe taşıdı.

Ancak bu savaş sadece askeri bir çatışma değil; küresel güç dengelerinin, uluslararası hukukun ve Ortadoğu güvenlik mimarisinin aynı anda sarsıldığı tarihsel bir eşik niteliği taşıyor.

Küresel ölçekte bakıldığında, Amerikan hegemonyasının öncülük ettiği liberal ve “kurallara dayalı” uluslararası düzenin giderek aşındığı ve yerini daha belirsiz, kuralların zayıfladığı bir güç siyasetine bıraktığı görülmektedir.

Daha dikkat çekici olan ise bu düzenin kurallarını uzun yıllar boyunca inşa eden ABD’nin, bugün bu kuralları kendisinin ihlal ettiği yönündeki eleştirilerin giderek güç kazanmasıdır. Trump yönetimiyle birlikte çok taraflı diplomasi ve uluslararası kurumlara dayalı politika yerine, rakiplerine karşı sert güç kullanımını önceleyen daha doğrudan bir strateji öne çıkmıştır.

Bu süreçte Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin mevcut yapısı nedeniyle çatışmayı önleyememesi, uluslararası kurumların günümüzde giderek daha sınırlı bir etkiye sahip olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Tek kutuplu sistemden çok kutuplu bir uluslararası yapıya doğru geçiş yaşanırken, erozyona uğrayan Amerikan hegemonyasının bu savaş üzerinden sert güç kullanımıyla yeniden tahkim edilmeye çalışıldığı söylenebilir.

Ancak hegemonya yalnızca askeri güçle değil, aynı zamanda uluslararası meşruiyet ve rıza üretme kapasitesiyle sürdürülebilir. Eğer bir güç kendi inşa ettiği kuralları ihlal eden aktör olarak algılanmaya başlarsa, askeri kazanımlar uzun vadeli stratejik kayıplara dönüşebilir.

Bugün ABD-İsrail ekseninin uluslararası hukuka yönelik eleştirileri artıran askeri müdahalesi, küresel ölçekte beklenen meşruiyeti üretmekte zorlanmakta; aksine küresel ölçekte Amerikan ve İsrail karşıtlığını güçlendiren bir etki yaratmaktadır.

Bu savaş, aynı zamanda yükselen ve bölgesel güçlerin kapasitesini de test eden bir gelişme olmuştur. Enerji ve jeopolitik alanlarda İran ile yakın işbirliği içinde bulunan Çin, diplomatik çağrılar dışında çatışmayı durdurabilecek bir etki ortaya koyamamış ve İran’a doğrudan askeri destek sağlayamamıştır.

Benzer şekilde Ukrayna savaşı nedeniyle zaten yoğun bir askeri ve ekonomik baskı altında bulunan Rusya da ABD-İsrail saldırılarını sert şekilde eleştirmekle yetinmiş, İran’a doğrudan askeri destek verme kapasitesini ortaya koyamamıştır. Dolayısıyla bu tablo Rusya’nın Ortadoğu’daki nüfuzunun da belirli sınırları olduğunu göstermektedir.

Bölgesel düzeyde de Ortadoğu güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesine yol açabilecek gelişmeler yaşanmaktadır.

Savaş sırasında devletlerin egemenlik sınırlarının fiilen ihlal edilmesi ve güvenliğin büyük ölçüde askeri kapasiteye bağlı hale gelmesi, uluslararası hukuk ile güç siyaseti arasındaki gerilimi açık biçimde ortaya koymuştur.

İran’ın üst düzey siyasi ve askeri yetkililerinin doğrudan hedef alınarak öldürülmesi, diplomatik ve siyasi normlar açısından ciddi tartışmalar yaratmış ve uluslararası hukuk çerçevesinde eleştirilmiştir.

İran’a yönelik geniş çaplı saldırılar ülkenin bölgesel nüfuzunu az ya da çok sarsma potansiyeline sahiptir. Böyle bir gelişme Ortadoğu’daki güç dengesinin ABD-İsrail ve bazı Körfez ülkeleri eksenine doğru kaymasına yol açabilir.

Savaşın İran içinde nasıl bir siyasal sonuç doğuracağı henüz belirsizdir. Bununla birlikte, tarihsel olarak dış müdahaleler, İran toplumunda milliyetçi konsolidasyonu güçlendirmiştir. Bu nedenle dış baskının rejimi zayıflatmak yerine kısa vadede daha da sertleştirmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Öte yandan İbrahim Anlaşmaları ile başlayan Körfez-İsrail yakınlaşması da bu savaşın yarattığı güvenlik riskleri nedeniyle yeniden sorgulanabilir. Çünkü savaş sırasında bazı Körfez ülkeleri kendilerini İran’ın doğrudan hedefi haline gelmiş durumda bulmuştur.

Bu nedenle çatışma, Türkiye, Suudi Arabistan, Irak ve diğer bölge ülkeleri için yeni stratejik denge arayışlarını beraberinde getirebilir.

Türkiye açısından tablo oldukça karmaşıktır. Ankara’nın İran, ABD ve İsrail ile aynı anda enerji, ticaret ve güvenlik alanlarında ilişkileri bulunmaktadır. Türkiye şu aşamada doğrudan taraf olmamaya ve dengeli bir diplomasi yürütmeye çalışsa da, savaşın uzaması halinde bu denge politikasını sürdürmenin giderek daha zor ve maliyetli hale gelmesi mümkündür.

Bu savaşta İran’ın bölgedeki vekil aktör ağı da ciddi bir baskı altına girmiştir. Her ne kadar bu yapı tamamen çözülmüş görünmese de İran’ın merkezi komuta ve koordinasyon kapasitesi zayıfladıkça Hizbullah, Husiler ve Irak’taki Şii milis gruplar gibi aktörlerin daha özerk ve öngörülmesi zor bir şekilde hareket etme ihtimali artmaktadır. Bu da bölgesel güvenlik açısından yeni belirsizlikler yaratabilir.

Çatışmanın en önemli küresel etkilerinden biri de enerji piyasalarında hissedilmektedir. Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından fiilen kapatılması ihtimali bile küresel enerji arz güvenliği üzerinde ciddi baskı yaratmış ve petrol fiyatlarında hızlı bir yükselişe yol açmıştır. Bu durumun kalıcı hale gelmesi halinde dünya ekonomisi üzerinde yeni bir enflasyonist baskı dalgası oluşması mümkündür.

ABD-İsrail-İran savaşının ne kadar süreceği belirsizliğini koruyor. Tarafların açıklamaları çatışmanın beklenenden daha uzun sürebileceğine işaret ediyor. Tarafların hedeflerine ne ölçüde ulaşacakları henüz bilinmese de bu savaşın hem ekonomik hem de insani açıdan ağır bedeller doğurduğu ve sivil kayıpların giderek arttığı açıktır. Görünen o ki taraflar, savaşın maliyetleri sürdürülemez bir noktaya ulaşana kadar geri adım atmaktan kaçınacaktır.

Peki bu savaş Kıbrıs’ı nasıl etkiliyor?

Kıbrıs’ın güneyinde bulunan Birleşik Krallık’a ait iki egemen askeri üs ve özellikle Ağrotur (Akrotiri) üssünün bölgesel operasyonlarda kullanılması, adayı dolaylı olarak İran’ın hedefi haline getirmiştir.

Şimdiye kadar iki balistik füzenin Kıbrıs yönüne ateşlendiği ancak hedefe ulaşmadığı; bir insansız hava aracının üs pistine çarptığı ve iki dronun İngiliz hava savunması tarafından düşürüldüğü yönünde haberler kamuoyuna yansımıştır.

Bu gelişmeler üzerine Güney Kıbrıs’ın askeri açıdan Avrupa ülkeleri tarafından takviye edildiğini görüyoruz. Yunanistan’ın hava savunma sistemlerini Güney Kıbrıs’a göndermesi ve Fransa, Hollanda, İtalya ve İspanya’nın bu kapsamda savaş gemilerini bölgeye sevk etme kararı alması dikkat çekicidir.

Bütün bu gelişmeler Kıbrıs’taki her iki toplumda da ciddi güvenlik kaygıları yaratmıştır. KKTC açısından Doğu Akdeniz’deki askeri hareketlilik artmış, Türkiye bölgede güvenlik önlemlerini güçlendirmiştir. Bu durum Kıbrıslı Türkler arasında da savaşın bölgeye yayılabileceği yönündeki endişeleri artırmıştır.

Adadaki güç dengesi bakımından bakıldığında Güney Kıbrıs’ın Batı güvenlik ağlarıyla bağlantısı savaş ortamında daha görünür hale gelirken, Kuzey Kıbrıs’ın güvenliğinin doğrudan Türkiye’ye dayandığı gerçeği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Bu gelişmeler önümüzdeki dönemde Güney Kıbrıs’ı Batı güvenlik mimarisine daha fazla yaklaştırırken, Kuzey Kıbrıs’ı da Türkiye’nin bölgesel stratejisinin daha önemli bir unsuru haline getirebilir. Bunun doğal sonucu ise adadaki jeopolitik bloklaşmanın daha da keskinleşmesi olabilir.

Sonuç olarak ABD-İsrail-İran savaşı sadece üç ülke arasında yaşanan bir askeri çatışma değildir; aynı zamanda küresel düzenin dönüşümünün ve Ortadoğu’daki güç dengelerinin yeniden şekillenmesinin bir göstergesidir.

Uluslararası hukukun zayıfladığı, büyük güç rekabetinin sertleştiği ve bölgesel aktörlerin yeni denge arayışlarına yöneldiği bir döneme giriyoruz. Böyle bir ortamda küçük ve orta ölçekli ülkelerin güvenliği, sadece askeri kapasiteye değil, doğru diplomatik konumlanmaya ve çok yönlü dış politika üretme becerisine de bağlı olacaktır.

Kıbrıs’ın her iki tarafı için de bu savaşın en önemli dersi, bölgesel krizlerin artık adanın dışında kalmadığı ve Doğu Akdeniz’in küresel jeopolitiğin doğrudan etki alanlarından biri haline geldiğidir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde hem bölge ülkeleri hem de Kıbrıs’taki aktörler için en kritik mesele, hızla değişen jeopolitik dengeler içinde güvenliklerini ve siyasi manevra alanlarını nasıl koruyacakları olacaktır.

Nihayetinde füzelerin gölgesi sadece savaşan ülkelerin üzerine değil, hepimizin üzerine düşüyor.