Boz renkli kırma köpek yola atılmasaydı, Firdevs, onu sakat bırakan bu kazayı yaşamayacaktı.

Anayolu değil, dağa paralel olan yolu tercih etmişti. Yeni yapılan yolun bir tarafı ormanlık alana diğer tarafı Girne’nin masmavi kıyı şeridine bakıyordu. Yorgun bir iş gününü görsel bir şölen eşliğinde bitirmek istemişti. 

Köpek arabasının önüne atıldığında, ani bir refleksle, direksiyonu sağa kırmış, savrularak yoldan çıkmış ve yaşlı bir zeytin ağacına toslamıştı. 

Sonra hastanede açmıştı gözlerini. Köpeği kurtarma öyküsü gazetelere geçmiş, bir kahraman olarak ilan edilmiş, hayvansever derneklerinin iltifatlarına mazhar olmuştu. Aylarca kaldığı hastane odasından çiçekler eksilmemiş, tanımadığı ziyaretçilerle yüzlerce fotoğraf çektirmişti. 

Hastane çıkışında elinde kalan; iyileşmek üzere olan birkaç kaburga kemiğinin sızısı ve felç kaldığı için belden aşağısını artık hissetmediği bedeniydi. Yaşlı zeytin ağacı, hayatını bağışlamıştı ama omurgasını bir daha düzelmeyecek şekilde kırıp dökmüştü. 

Kendine geldiğinde ve sakat kalacağını öğrendiğinde, ailesinden ve arkadaşlarından köpeği bulmalarını istemişti. “Boz renkli, karnı içe çökük, zayıf bir köpek” diye tarif etmişti. Belleğindeki son resim, direksiyonu kırmadan hemen önceki resim. 

Köpeği bulan abisi Mustafa olmuştu. Firdevs’in tarifinden, sahibini memnun edemediği için araziye terk edilen bir köpek olduğunu tahmin etmiş, kendi av köpeği ile, bölgeyi karış karış dolaşarak, onu bulmuştu.

Firdevs, görür görmez tanımıştı, hayatını kurtardığı köpeği. Zavallı çok aç ve bakımsızdı. Veteriner hekimin tedavisi, aşılar, beslenmelerle şimdi yağız bir delikanlı olmuştu. 

Eliyle okşadı, yanından ayrılmayan ve adını Boz koyduğu köpeğini. 

Boz. Rengi mi, yoksa bozulan yaşamının nedenini dost yapma gayreti mi bu adı vermesine neden olmuştu? 

“Her ikisi de” diye fısıldarken, başını okşadı, köpeğinin.

Boz, biraz daha çok okşanmak ister gibi, tekerlekli sandalyenin üzerine tırmanmaya çalışırken “biliyor musun, ölebileceğimi veya böyle sakat kalacağımı düşünecek kadar zamanım olsaydı, sen ölmüş ben sağlıkla yaşıyor olurdum” dedi. Boz, ne dediğini anlamak ister gibi, başını birkaç defa sağa, sola hareket ettirdi.

Firdevs, onu şefkatle okşamaya devam etti.

Bir köpeği yaşatmak için ölmeyi veya sakatlanmayı göze almayacağını artık biliyordu. 

İçerisinden bir yerlerden gelen sese uymuş ve sakatlığına yol açacak davranışı yapmıştı. 

“Seni seviyorum, dostum” dedi Boz’a. Boz, suçlu, utangaç inlemeler eşliğinde, elini yaladı.

“Önce insan değil mi Boz?”

*

Kadriye Hanım, zehirli kuş yemlerini, her gün temizlediği evinin önündeki kaldırıma serpiştirdi. Kuş pisliklerinden kurtulmasını sağlayan, muhteşem bir yöntem bulduğunu düşünüyordu. Çöp kamyonunun geleceği gecenin sabahında zehirli yemleri serpiştirir, gece gelen çöpçüler karga, güvercin, serçe leşlerini toplar giderdi. Oğlu, belediye meclis üyesi olduğundan, kimse hesap sormazdı ona.

Kuş leşleri toplandıktan sonraki sabah, evinin önündeki kaldırımı deterjanlarla temizler ve sonra kaldırıma yerleştirdiği büyük saksılardaki zakkum çiçeklerini sulardı. Bazen de sabah kahvesini kaldırıma attığı bir iskemlede içerdi. Yanında tekir kedisi Minnoş da olurdu. Minnoş, somon balıklı kuru mamasını yerken, onunla konuşur, dertlerini bir bir kedisine anlatırdı. Kahvesini bitirdikten sonra, Minnoşu kucağına alır, özel fırçasıyla gri, beyaz tüylerini parlatırdı.

Hiçbir komşusu ne gelir ne de kahveye çağırırdı onu. Kadriye hanım, neden gelmediklerini merak eder, ama gururu sormasına engel olurdu. 

Kuşlar artık uğramıyordu, Kadriye Hanım’ın evine. Ama o farkında değildi ve zehirli yemleri serpiştirmeye devam ediyordu. 

İncir ağacının meyveleri olgunlaşıp yerlere dökülüyordu. Ama üzerlerinde hiç kuş ısırığı yoktu. Kadriye Hanım bunun da farkında değildi. 

*

Ömer ve Ayten’in başları tilkilerle dertteydi. Neredeyse her akşam, kümese girmenin bir yolunu buluyorlar ve tavukları telef ediyorlardı.

Ayten göz yaşları içinde, saldırıdan kurtulan tavuklarını kucağına alıp sakinleştirirken, Ömer de ortalığı topluyor, yumurta kabukları, etrafa saçılmış uçları kanlı tavuk tüyleri, yerinden sökülen kümes telleri ile uğraşıyordu. 

Dört köpekleri, sessizce bahçenin bir köşesinde, uzanmış yatarken, gözyaşlarını tutamayan Ayten, kucağındaki kızıl tüylü tavuğu okşayarak bir çare düşünüyordu.

Gözyaşları, kocaman bir gülümsemeyle karıştı bir an. “Buldum” dedi, Ömer’e.

Ömer şaşkın, yorgun. Birkaç günde bir bu katliamdan arta kalanları temizlemekten bezgin.

“Ne buldun, Ayten? Yeni tavuklar mı alalım?” dedi. 

“Yok, bunları koruyalım yeter. Ben düşündüm de tilkiler neden saldırıyor, kümesimize?”

“Vahşi mahlûklar” dedi, Ömer. “Kana susamışlar. Üstelik, tenhadayız. Denizin dibinde ve bakımsız çalılıkların içinde yaşıyoruz.”

“Yok” dedi, Ayten. Aç onlar. Doğanın yasasına göre hareket ediyorlar. Bak komşulara. Kimsenin tavuğu yok. Faika’nın minik Terrier’i evden çıkmaz. İsmaillerde sadece çocuklarının kaplumbağası var. Veli dayı hayvanları sevmez, bilirsin. Aç tilkiler ne yapsın Ömer?” 

“Bula bula bizim tavukları mı buluyor, adı batasıcalar. Vuracağım hepsini.”

“Ben bir çare buldum” dedi, Ayten. “Tilkileri besleyeceğim”

“Ne? Nerden çıktı bu” diye gürledi, Ömer’in sesi. 4 köpek besliyoruz Ayten. Tavuklar da var. Yem parasını düşünmüyorsun sen.”

“4 köpeğimiz var. Oğullarımız ve kızlarımız onlar. Tavuklarımız da yumurta veriyorlar. Tilkiler açlar, Ömer.”

“Eeee?”

“Çözümü buldum” dedi Ayten, gözyaşlarının son izlerini silerek. “Onları da besleyeceğiz. Artık yemeklerle, kemik suyunda haşlanmış makarnalarla besleyeceğiz.”

“Yani, yeni evlâtlıklar geliyor, ha?” 

“Yok, öyle değil. Vahşi hayvanlar onlar. Akşamdan yemeklerini hazırlayıp, bahçenin dışına koyacağız. Hep mavi kapının altını kazarak giriyorlar. Tam oraya. Karınlarını doyurunca, tavuklarımız kurtulacak. Eminim.”

Tavuklar yumurta vermeye devam ediyor. Ömer de rahat, Ayten ağlamıyor.

*

“Ben hayvanları sevmem” dedi, Ramadan. 

“Seven” dedi, Cemal, uzata uzata. “Sevmesen bu kadar uğraşman. Bahçen korunakla dolu, gebe kediler rahat doğum yapsın diye, yuva yapan onlara.”

“Eeee, bırakayım da yeni doğan yavruları, yesinler? Arazi başıboş köpek, tilki dolu. Kargaları da unutma. Yetişkin kedileri bile kovaladıklarını gördüm ben”

“Kabul et be Ramadan. Sen hayvan dostusun. Ava da gitmen, sokak kedilerini, köpeklerini da beslen.”

“Doğaya karşı sorumluluğum var be Cemal. Onu yerine getiririm. Düşün bir, kediler ve köpekler evcilleştireli beş, altı bin yıl oldu. N’apsın zavallılar? Evcilleştirilmişler işte. Yani, doğadan alınmışlar. İçgüdülerinden arındırılmışlar. İnsansız yaşayamıyorlar. Ölsünler mi, gözümüzün önünde? 

Ölmesinler. Bizim yüzümüzden ölmesinler yani. Anladın?”

“Tamam, Ramadan. Be aptal değilim ben. Anlarım seni. Ama sen beni anlaman. Bunları yapan adam, hayvanseverdir derim sana.”

“Bak be Cemal. Ben köpeklerimi kaybedeli kaç sene oldu, bilin? Sofi’yi yediler. Uzakdoğu’dan gelen işçiler. Eminim. Cesedini bile bulamadım, köpeğimin. Ama Sofi ortadan kaybolduğunda benim Kurt, içine kapandı. Yemedi. Havlamayı sevmezdi. Ne zaman o Uzak Doğulu işçiler evin önünden geçseler, ağladı be. İnledi, yüzüme baktı ve ağladı. Havlamazdı Kurt. Ama onlar geçerken acı acı havladı. Sonra bir gün işten eve geldim, ne göreyim, Kurt’u zehirlemişler. Öldü be. Son günlerde acısından yemek yemez olmuştu. Açlığa dayanamayıp yiyeceği tuttu herhalde. Mamasına ne karıştırdılarsa öldü, Kurt. Onlar öldürdü bilirim. Sırf kastan oluşmuş bir Alman Kurdunu yiyecek halleri yoktu ki. Havlamasından korktular. Öldürdüler aslan gibi köpeğimi. İşte ben artık istemem köpek ya da kedi seveyim. Kanarya bile istemem.  Ama, doyuruyorum, kedileri, köpekleri. Yani, illa ki sevmek mi lazım? Sorumluluk duygusu diye bir şey var. Çok sevdiğin çocuğuna, karına, ülkene ve doğaya karşı da var. Değil mi yani? 

“Eeee be Ramadan, bu sevmek değil?”

“Yok Cemal yok. Sevmek değil, doğaya karşı sorumluluk bu. Bu vahşi dünyanın insanlarından çektiklerimden sonra, bir hayvanı sevmeye cesaretim mi kaldı benim?”

“Tamam da…”

“Şimdi sen beni, arazideki, zeytin, alıç ağaçlarını budadığım için, bu defa da deli çıkarırsın. Ne yapayım be Cemal? Ağacın budanması gerekir. Budanmazsa eğer, kök zayıflar, bir sel olur, ağaç kapılır, gider, yok olur.

Anladın mı doğayı koruma sorumluluğunun; sevmekten bağımsız çalıştığını? Sorumluluk be bay. Sevsen de sevmesen de sana bana düşen işler var.”