Aşk insanın varoluşunda önemli bir yerde durmaktadır. Her şeye sahip olan bir insan aşktan uzak olduğunda içerisinde sürekli bir eksiklik hissetmektedir. Aşkın duygular üzerinde bıraktığı etkinin bireyin kendi serüveninde de önem arz ettiğini düşünüyorum.

   Aşka ulaşmış kişinin olay ve durumlara bakışı, sıradan nesneleri anlamlandırışı farklılaşmaktadır. Aşkın uzağında olan kişiler ise sıradan bir nesne olmanın acısını içerisinde duymaktadır.

   Aşkın, bireyin varoluşunu gerçekleştirme durumuna Pygmalion mitolojisi çerçevesinden de bakmak mümkündür.

   Kıbrıs mitolojisine göre Pygmalion, usta bir heykeltıraş ve kraldır. Pygmalion, çevresindeki kadınların hayata bakışları ve davranışları nedeniyle kendine uygun bir kadınla karşılaşamamanın acısını çeker. Aşk Tanrıçası Afrodit, Pygmalion’un bu haline acır ve ona rüyasında hayatta görüp görebileceği en güzel kadının resmini gösterir.

   Yaptığı heykellerde hep en iyisine ulaşmayı amaçlayan Pygmalion, uyandığında rüyasındaki bu resmin heykelini yapmaya odaklanır.

   Heykel, bittiğinde gerçek bir insanı andıran bir gerçekliktedir ve Pygmalion, bu heykele baktıkça kendinden geçer. Güneşin gözlerini kapattığı, gökyüzünün kırmızı bir kuşu dudaklarında tuttuğu, nesirce söylersek güneşin battığı anlarda bu heykele yansıyan güneş ışığı Pygmalion’u kendinden geçirir.

   Pygmalion, Afrodit Tapınağı’na giderek bu heykelin canlanması için içtenlikle dua eder. Afrodit, Pygmalion’un bu haline acır ve onun duasını kabul eder.

   Pygmalion, sarayına döndüğünde heykeline dokunur ve heykelin sıcaklığını, canlılığını hisseder. Heykel, can bulmuştur. Görüldüğü gibi aşk taştan meydana gelmiş bir nesnenin can bulmasını sağlamıştır.

İnsanın bir başkasında diğer yarısını araması

 

   İnsanın tamamlanabilmesi ve varoluşunu gerçekleştirebilmesi için aşkı arayışı Yunan mitolojisinde de kendine yer bulmaktadır.

   Yunan mitolojisinde insanın bir başka insanda diğer yarısını aramasının ilginç bir hikâyesi vardır. Hikâyeye göre insan türü ilk olarak iki başlı, dört kollu, dört bacaklı, çift kalpli bir biçime sahiptir.

   İnsanların bu şekilde mutlu bir hayat sürmesi, onlara Tanrı’yı unutturmuştur. Kendisine şükranlarda bulunmayı, dualar etmeyi bırakan insanlara kızan Yüce Tanrı Zeus, insanlığa katı bir ceza vermiştir.

   Zeus, gözleri kamaştıracak yıldırımıyla insanlara bir darbe indirmiş ve onları ortadan ikiye ayırmıştır. Çiftlik halini kaybeden insanlar yeryüzüne dağılmış ve hayatı boyunca bir başka insanda diğer yarısını aramaya başlamıştır. İnsanın bir başkasında aradığı aslında kendisidir. İnsanın sürekli ruh eşini, başka bir deyişle aşkı araması da iste bu mite dayanmaktadır.

 

Platonik aşk ve şiirdeki yeri

   İnsan dünyada sürekli diğer yarısını ararken kimi zaman hayal kırıklığıyla karşılaşmaktadır. Nitekim birey, diğer yarısını, varoluşunu, kendini tamamlayan kişiyi bulduğunu sandığı anda hayal – gerçek çatışmasıyla yüz yüze gelmektedir.

   “Platonik aşk” kelimesinin kökenine bakıldığında aslında bu kavramın zaman içerisinde anlam değişikliğine uğradığı görülmektedir. Öyle ki “platonik aşk”, isminden de anlaşılabileceği gibi Yunan Filozof Platon’un düşüncelerinden yola çıkılarak oluşturulmuştur.

   Platon’a göre aşk, fiziksel arzunun ötesinde, ruhsal bir durumdur. Platon’un idealar felsefesi bu noktada hatırlanabilir. İdealar felsefesine göre idealar dünyasıyla nesnel dünya ayrı şeylerdir. Tüm “şey”ler idea dünyasındadır. Dünyada görülenler ise idea dünyasının sadece yansımasıdır. Bu nedenle Platon da aşkın yüce, saf ve ideal olanının aranmasını savunmuştur.

   Günümüzdeki platonik aşk kavramı ise bireyin âşık olduğu kişi tarafından beklediği ilgiyi görememesi ve aşkını tek taraflı yaşaması olarak anlaşılmaktadır.

   Sürekli diğer yarısını arayan ve hayal kırıklığına uğrayarak platonik bir aşkın acısını çeken şairler de bu duygularını şiirsel bir metamorfoz yoluyla ortaya koymaktadır.

 

 

Pia

ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın

ellerini bir tutsam ölsem

böyle uzak uzak seslenmese

ben bir şehre geldiğim vakit

o başka bir şehre gitmese

otelleri bomboş bulmasam

içlenip buzlu bir kadeh gibi

buğulanıp buğulanıp durmasam

ne olur sabaha karşı rıhtımda

çocuklar pia'yı görseler

bana haber salsalar bilsem

içimi büsbütün yıldız basar

bir hançer gibi çıkıp giderdim

 

ben bir şehre geldiğim vakit

o başka bir şehre gitmese

singapur yolunda demeseler

bana bunu yapmasalar yorgunum

üstelik parasızım pasaportsuzum

ne olur sabaha karşı rıhtımda

seslendiğini duysam pia'nın

sırtında yoksul bir yağmurluk

çocuk gözleri büyük büyük

üşümüş ürpermiş soluk

ellerini tutabilsem pia'nın

ölsem eksiksiz ölürdüm

   Pia şiiri Attila İlhan’ın imkânsız / platonik aşkı işlediği ünlü şiiridir.  Pia şiiri Attila İlhan’ın aşka bakışını, âşık olacağı kadını bekleyişini, kaçırmasını ve arayışını ele almaktadır. Buradaki platonik aşk, şairin gerçek hayatta görüp de âşık olduğu birisinden çok hayalinde idealize attığı kadına duyduğu aşkın bir yansımasıdır.

    Öyle ki hikâyeye göre Attila ilhan bir gün Kadıköy Rıhtımı’nda otururken, yabancı plakalı bir nakliye aracı görür. Nakliye aracının üstünde, “Pakistan İnternational Airlines” yazmaktadır.

    Attila İlhan, bu nakliye aracını hayalindeki kadına benzetir. O beklenen kadını belki görmüştür ama bu araç gibi hızla yanından geçip gitmiş, farkında olmamıştır. Belki yabancı bir ülkededir. Hiç tanımaz onu. Nakliye aracının üstündeki yazının baş harflerinin birleştirerek “Pia” ismini oluşturur. Attila İlhan’a Pia’nın kim olduğu sorulduğunda şöyle cevap verir: 

   “Belki de o kadın aslında Pia. O hiç olmayan kadın. Aklımda kalanlar, imkânsız aşkların kadını. Yaşanmış aşklar kalmıyor. Bitiriyorsunuz karşılıklı. Hatırlanan, askıda kalmış aşklar. Ama Pia aşkı; yaşanmışlık olmadığı için, hiç bitmiyor.”

   Şiire bakıldığında şairin hayalindeki Pia’dan uzak olduğu, onun aşkının acısıyla bir eksiklik yaşadığı dikkat çekmektedir.  “ne olur kim olduğunu bilsem pia'nın / ellerini bir tutsam ölsem / böyle uzak uzak seslenmese / ben bir şehre geldiğim vakit / o başka bir şehre gitmese / otelleri bomboş bulmasam / içlenip buzlu bir kadeh gibi / buğulanıp buğulanıp durmasam” dizelerinde şairin, âşık olduğu kadına ulaşabilme isteğiyle kendinden geçtiği, kendini buzlu bir kadeh gibi buğulanmış halde bulduğu görülmektedir.

"gözlerin gözlerime değince
felâketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım
çöp gibi bir oğlan ipince
hayırsızın biriydi fikrimce
ne vakit karşımda görsem
öldüreceğimden korkardım
felâketim olurdu ağlardım

ne vakit maçka’dan geçsem
limanda hep gemiler olurdu
ağaçlar kuş gibi gülerdi
bir rüzgâr aklımı alırdı
sessizce bir cıgara yakardın
parmaklarımın ucunu yakardın
kirpiklerini eğerdin bakardın
üşürdüm içim ürperirdi
felâketim olurdu ağlardım

akşamlar bir roman gibi biterdi
jezabel kan içinde yatardı
limandan bir gemi giderdi
sen kalkıp ona giderdin
benzin mum gibi giderdin
sabaha kadar kalırdın
hayırsızın biriydi fikrimce
güldü mü cenazeye benzerdi
hele seni kollarına aldı mı
felâketim olurdu ağlardım"

Attila İlhan'ın bir diğer ünlü şiiri olan Üçüncü Şahsın Şiiri'ne bakıldığında da şairin, platonik aşkın acısını yüreğinde taşıdığı görülmektedir.

Şiirin başlığına bakıldığında da şairin burada üçüncü bir kişi olduğu, sevdiği kişiden karşılık alamadığı çağrışımı uyanmaktadır. 

Şairin sevgilisinin gözleriyle karşı karşıya gelmesi bir felakettir ancak asıl felaket sevdiği kadının başka birisine âşık olmasıdır. Attila İlhan bunu şiirin ilk dizelerinde şu şekilde dile getirir: "gözlerin gözlerime değince / felâketim olurdu ağlardım / beni sevmiyordun bilirdim/ bir sevdiğin vardı duyardım / çöp gibi bir oğlan ipince/ hayırsızın biriydi fikrimce / ne vakit karşımda görsem / öldüreceğimden korkardım / felâketim olurdu ağlardım"

Karşılıksız aşk kıskançlıkla birleşerek kendine varlık alanı bulmaktadır. Şairin sevdiği kızın âşık olduğu kişi hayırsızın biridir, çöp gibidir. Attila ilhan, şiirin ilerleyen dönemlerinde bu rakip için "Güldü mü cenazeye benzerdi / hele seni kollarına aldı mı / felaketim olurdu ağlardım" ifadelerini kullanır.

“Biliyorum sana giden yollar kapalı

Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

 

Ne kadar yakından ve arada uçurum;

İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

 

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm

Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

 

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım

Ben artık adam olmam bu derde düşeli”

 

   Cemal Süreya’nın “Biliyorum Sana Giden…” başlığını taşıyan ve manzum bir mektup özelliği taşıyan şiirinden alınan yukarıdaki dizelere bakıldığında da şairin arayış içerisinde bulduğunu düşündüğü ancak platonik bir aşkın acısıyla yüzleştiği göze çarpmaktadır.

   Buradaki platonik aşk ise gerçek hayatta görülen bir kişiye duyulan arzunun bir dışa vurumudur.

   Şair, karşılıksız aşkı, sevdiğine ulaşamamasını “Biliyorum sana giden yollar kapalı / üstelik sen de hiçbir zaman sevmedin beni” dizeleriyle ele almaktadır. Sevgiliye giden tüm yolların kapalı olması platonik aşkın sonucu ortaya çıkmaktadır.   

   “Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım / Ben artık adam olmam bu derde düşeli” dizelerine bakıldığında ise şair, artık hayatının aşkını, diğer yarısını bulduğunu ancak aşkına karşılık bulamadığı için içinden çıkılmaz bir derdin ateşleri üzerinde düştüğünü ifade etmektedir.

   Tüm bu unsurları düşündüğümüzde insan varoluşunu gerçekleştirmesi, diğer yarısını bulması için sürekli aşkın peşinde olduğunu ancak tam bulduğunu sandığı anda platonik aşkın acısıyla karşı karşıya kaldığını söyleyebiliriz. Birçok şair de platonik aşkın yarattığı travmayı estetik malzeme olarak kullanarak hem kendisiyle yüzleşmekte hem de estetik  bir üretimde bulunmaktadır.