Sizlerle sohbetimizde sıklıkla kendi varoluşsal değerlerimize, “benlik” dediğimiz bütünlüğümüze yolculuktan söz ediyoruz. Kendini tanıyan, bilen insanın yaşam yolculuğunu sürdürmedeki başarısı; huzuru, mutluluğu için gerekli. Ancak hepimiz biliyoruz ki bazılarımızın benlik değeri, kendine güveni o kadar düşük ki, bu yolculuk kendini sıfırlamakla sonuçlanan bir depreme yol açabilir. Kendine ulaştığında bir veya birçok örselenmenin silip götürdükleriyle yüzleşen kişiler var. Yaşadıkları acıyı ve bunu bastırmak için kendilerine enjekte ettikleri tatlı şırıngaları düşünmek bile acı veriyor.

      Günlerdir aklımda bu var. Mesela bir ses düşünün ki size şöyle sesleniyor: “benim görevim acı çekmek veya bazı insanları mutlu ederken mutsuz olmak veya ben bu dünyaya acı çekmek için gelmişim veya benim kaderim yalnızlıkmış.” Lütfen bu noktada kendi “veyalarınızı” düşünün. “Arabesk takılma” deyip geçmeyelim ve bu bakış açısının aslında neyi, neleri ilettiğini anlamaya çalışalım.

      Sevgili dostlar aslında gündelik yaşamımıza sızan ciddi bir “Müsilaj” benzeri tehdit vardır. Müsilaj deniz kirliliğinin yarattığı yok edici canlı grubuna verilen addır. Doğal ekosistemi yok eder. İşte bazılarımızın yaşamı bir çeşit Müsilaj tarafından tehdit altındadır. Bizi, “ben” dediğimiz esası yok etmeye odaklanan, bir çeşit iyimserlik. Nasıl mı?

      Müsilaj denilen yok edicinin renkli fotoğraflarını gördüğümde hayran oldum. Tıpkı denizanalarını değişik açılardan tuvale döken ressam dostumun eserlerine duyduğum hayranlık gibi. Ama denizanaları bazı canlı türlerinin yaşamının devamını sağlarken, Müsilaj yok edici kimliği ile sahnede. Tıpkı, zehirli ve iyimser düşünceler gibi. Muhteşem fakat yok edici. İşte yukarıda konuştuğumuz “veyalar” da böyle. Gerçek bizi saklayan hatta yok eden ve iyimserliğimizi kötüye kullanarak bizi uyutan tatlı şırıngalar…

      Nasıl oluyor da müsilajın daha doğrusu çekici görünen zehrin, benlik kıyılarımıza saldırısını gülümseyerek karşılıyoruz? Onun sayesinde kendimizi bu kadar eleştiriyor, bazen yerden yere vuruyor ve bazen de gerçekten yetersiz olduğumuzu düşünüyoruz? Üstelik bir de bunu olumluya çeviriyoruz. Kendi düşünsel elimiz ile.

      Bu durumda elbette kendi varoluşsal bütünlüğümüze yönelik saygı ve şefkatin etkisi vardır. Kendimize güvenimizi sınıfta bırakırız, yeteneklerimizi önemsemeyiz veya sıradanlaştırırız. Ardından gelecek değersizlik duygusunun işini kolaylaştırırız. Bununla da kalmaz, kendimizi kan emicilerin önüne atıveririz. Pirana balıkları ile dolu bir havuzda tek başına dolaşan rengârenk bir Japon balığı gibi… 

      Kişinin kendi bütünlüğüne yönelik bu değersizleştirme girişiminin arkasında sizce neler vardır? Sadece duygusal bütünlüğümüzün yediği tokatlar mı? Yani birilerinin etkisi ile mi bunları kabulleniyoruz? Yoksa ta en baştan bu düşünceyi geliştirerek mi yaşam yolunda yürüyoruz?

      Sanırım kendi varoluşsal bütünlüğümüz ile ilgili olumsuz ve yetersiz bakış açımızı büyüteç altına almalıyız. Üstelik içi boş tenekelerin -çıkardığı gürültüden dolayı- kendilerini bir “şey” sandıkları bu çağda bunu yapmak gereklidir. Bir şekilde, geri çekildiğiniz her alanı dolduran birileri var. Sizden iyi veya yeterli veya becerikli veya değerlere saygılı mı, değil mi… önemli konular ama konumuz bu da değil.

       Konu kişinin kendine yönelik şefkat, güven, inanç dinamiklerinin çalışmaması sonucunda karşılaştığı yetersizlik duygusu, özsaygı eksikliğidir. Bunlar elbette çok önemli değerlerdir çünkü yaşamla başa çıkmamız için cesaretimizi, dayanıklılığımızı artıran dinamiklerdir. Bunlar olmadığı zaman, yaşamla olan dansımızda ayaklarımız karışır. İçerimizdeki korku ve tedirginlik ilerlememizi engeller. Yolda yürümemizi engeller. Yerimizde sayarız ama tıpkı yürür gibi.

      İlk adım, kötücül alışkanlıkları ve düşünceleri terk etmek için hazırlanmaktır. Müsilaj yok edicidir ve doğal olanı bozar. Bunu unutmayalım. Korkularımızın olması doğaldır ancak eğer korkularımız bizi güvensiz, işe yaramaz, korkak hissettiriyorsa, bunlar yaramaz korkulardır çünkü içimizdeki yaşama sevincini, var olma cesaretini, kendimize inancımızı yok eder. Korkularımızın bizim doğal dengemizi bozacak hale gelmesine “dur” demeyi başarmak gerek, değil mi?

     “Dur” diyemeyen insan, kaybettiklerinin yerine iyi bir şeyler koyabilir mi? Özgüvenin, kendine duyulan şefkat, sevgi ve inancın yerine ne koyabilirsiniz ki? Çok moda olan o her şeye pozitif bakma şırıngasını mı?

      Zehirlenmemek gerek. Bazı tatlı şırıngalar sizi sizden çalar ve çekip gider. Geride ise zehirli, uyuşturan, düşler âlemine sürüklerken sizi tüketen, yalnızlaştıran ve son noktada size hiç benzemeyen bir kabuk bırakırlar.

      Unutmayalım, değerli olanı çalacak Müsilajlar her zaman vardır.