Kadın cinayetlerinin ardından hep benzer cümleleri duyuyoruz. Şiddet kınanıyor, faillerin en ağır biçimde cezalandırılacağı söyleniyor, “Bir daha böyle acılar yaşanmasın” deniliyor.

Sonra gündem değişiyor.

Oysa artık başka bir soru sormamız gerekiyor: Kadın öldürüldüğünde değil, öldürülmeden önce kamu otoriteleri neredeydi?

Çünkü kadın cinayetleri sadece bir şiddet veya ceza hukuku sorunu değildir. Aynı zamanda devletin önleme kapasitesinin sınandığı bir kamu politikası sorunudur.

Devletin başarısı sadece suç işlendikten sonra faili yakalama ve cezalandırma gücüyle değil, öngörülebilir bir tehlikeyi zamanında fark edip yaşam hakkını koruyabilme kapasitesiyle de ölçülmelidir.

Bu sadece bizim değil, dünyanın yüzleştiği bir sorun.

UNODC ve UN Women tarafından 2025 yılında yayımlanan Femicides in 2024: Global Estimates of Intimate Partner/Family Member Femicides raporu, 2024'te dünyada yaklaşık 83 bin kadın ve kız çocuğunun kasıtlı olarak öldürüldüğünü, bunların yaklaşık 50 bininin yakın partneri veya aile üyesi tarafından öldürüldüğünü ortaya koyuyor.

Bu, her gün ortalama 137 kadın ve kız çocuğu demek.

Dünya Sağlık Örgütü'nün 2025 tarihli Violence Against Women Prevalence Estimates, 2023 raporu ise sorunun çok daha geniş boyutunu gösteriyor.

2000–2023 dönemindeki verileri değerlendiren rapora göre dünyada yaklaşık 840 milyon kadın, yani neredeyse her üç kadından biri, yaşamı boyunca yakın partner şiddeti ve/veya partneri olmayan bir kişinin cinsel şiddetine maruz kalmış durumda.

Bu iki raporu yan yana koyduğumuzda önemli bir gerçek ortaya çıkıyor. Kadın cinayeti çoğu zaman hiçbir işaret vermeden meydana gelen ani bir felaket değildir.

Öncesinde tehdit, darp, ısrarlı takip, kontrol ve korku olabilir. Ayrılma girişimi, yardım çağrısı veya polise, hastaneye ve sosyal hizmetlere yapılmış başvurular bulunabilir.

Kısacası cinayetten önce fark edilebilecek işaretler olabilir.

Tam da bu nedenle dünyada kadına yönelik şiddetle mücadelede mesele sadece suç gerçekleştikten sonra müdahale etmek değildir.

Asıl maharet, farklı kurumların sahip olduğu bilgileri bir araya getirerek şiddet riskini mümkün olduğunca erken değerlendirebilmektir.

Bir kadın polise “Beni öldürmekle tehdit ediyor” dediğinde devletin önünde artık sıradan bir şikâyet dosyası değil, potansiyel bir yaşam hakkı meselesi vardır.

Daha önce şiddet uygulanıp uygulanmadığı, ölüm tehdidinin bulunup bulunmadığı, ısrarlı takip, ayrılma süreci, koruma kararlarının ve failin silahı olup olmadığı gibi unsurlar birlikte değerlendirilmelidir.

Çünkü kurumların ayrı ayrı bildikleri, devletin birlikte bilmesi gereken şeylerdir.

KKTC açısından tartışılması gereken temel mesele de budur. Kadına yönelik şiddetle mücadeleyi sadece olay gerçekleştikten sonra başlayan bir polis ve yargı süreci olarak görmek yeterli değildir.

Polis, sağlık sistemi, sosyal hizmetler ve yargı arasında ortak bir risk değerlendirme ve erken uyarı mekanizması oluşturulmalıdır. Risk altındaki kadın için kişisel güvenlik planı hazırlanmalı, güvenli sığınma imkânları güçlendirilmeli ve koruma kararları sadece verilmekle kalmayıp uygulanıp uygulanmadığı aktif biçimde takip edilmelidir.

Bunun yanında bir adım daha atılmalıdır.

Her kadın cinayetinin ardından adli soruşturmanın yanında bağımsız bir Kadın Cinayeti İnceleme Raporu hazırlanmalıdır. Böyle bir incelemenin amacı suçlu bir kurum veya kamu görevlisi bulmak değil, sistemin nerede işlemediğini ortaya çıkarmak olmalıdır.

Kadın daha önce yardım istemiş miydi? Hangi kurumlara başvurmuştu? Koruma kararı var mıydı? Failin bilinen bir şiddet geçmişi bulunuyor muydu? Kurumlar ellerindeki bilgileri birbirleriyle paylaşmış mıydı?

Bütün bunların ardından ise en zor soru sorulmalıdır:

Bu cinayet önlenebilir miydi?

Bu sorunun amacı geçmiş üzerinden bir günah keçisi yaratmak değil, gelecekte başka bir kadının hayatını kurtarabilecek kurumsal dersleri çıkarmaktır. Çünkü kamu yönetiminde öğrenme, sadece başarıları tekrar etmekle değil, başarısızlıkların nedenlerini ortaya çıkarıp aynı hataların yeniden yaşanmasını önlemekle mümkündür.

“Kadına yönelik şiddete sıfır tolerans” güçlü bir sözdür. Fakat arkasında çalışan bir sistem olmadığı sürece bir temenniden öteye geçemez.

Risk değerlendirmesi, kurumlar arası koordinasyon, hızlı koruma, güvenli sığınma olanakları ve koruma kararlarının etkin takibi olmadan sıfır tolerans söyleminin karşılığı eksik kalır.

Devlet kapasitesi sadece kadın öldürüldükten sonra faili ne kadar hızlı yakaladığımızla ölçülmez.

Gerçek devlet kapasitesi, öngörülebilir tehlikeyi gerçekleşmeden önce görebilmek ve mümkün olduğunda önleyebilmektir.

Kadın öldürüldükten sonra adalet istemek elbette görevimizdir. Fakat artık daha fazlasını istemeliyiz: Kadınları öldükten sonra hatırlayan değil, yaşarken koruyan bir devlet.

Çünkü bir kadın daha öldürüldüğünde sadece “Kim öldürdü?” diye sormak yetmez.

“Neden koruyamadık?” diye de sormalıyız.

Ve henüz hayatta olan kadınlar için bundan çok daha önemli olan soruyu bugünden sormalıyız:

Bir sonraki kadın öldürülmeden önce ne yapacağız?