Geçtiğimiz gün basına düşen bir cümle, gündelik siyasetin gürültüsü içinde eski bir felsefe okulunun kapısını araladı: “Bu toplumdaki hiçbir alanı, bilmeyenlere, hele de bilmediğini bilmeyenlere bırakma lüksümüz yok!”
İlk anda insan ister istemez soruyor: Bu söz, Atina sokaklarında insanları sorularıyla sarsan Sokrates’ten mi kaldı, yoksa Platon’un Devlet’inden kopup bugünün Kıbrıs’ına mı düştü?
Oysa söz ne Sokrates’in ne de Platon’un; Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın 12 Eylül 2026 tarihli açıklamasına ait.
Fakat bazen bir cümlenin nüfus kâğıdı bugüne, düşünsel soy ağacı ise yüzyıllar öncesine uzanır.
Sokrates’in bilgeliği, her şeyi bildiğini ilan etmekten değil, bilmediğinin sınırlarını görebilmekten doğuyordu; çünkü cehaletin en tehlikeli hâli, karanlıkta kalmak değil, karanlığı güneş sanmaktır.
“Bilmediğimi biliyorum” diye özetlenen Sokratik tavır, aklın kapısına asılmış bir tevazu levhasıdır: İçeri girmek isteyen önce kendi eksikliğini kabul etmelidir.
Peki ya bilmediğini bilmeyenler?
Onlar pusulası bozuk olduğu hâlde geminin rotasını tayin eden kaptanlara benzer; yalnız kendilerini değil, güvertedeki herkesi kayalıklara sürükleyebilirler.
Erhürman’ın sözü tam da bu nedenle yalnızca bilgiye değil, sorumluluğa da işaret ediyor; çünkü toplumun kurumları deneme tahtası, kamu görevleri de acemilik sahnesi değildir.
Platon’un siyasal uyarısı burada devreye girer: Bilgili ve erdemli insanlar yönetimden çekildiğinde, meydan çoğu zaman en ehil olana değil, en yüksek sesle “Ben bilirim” diyene kalır.
Liyakat kapıdan çıkarıldığında makamlar boş kalmaz; içeri cehalet girer, koltuğa özgüven oturur, faturayı ise toplum öder.
Modern psikoloji bu eski yaraya yeni bir isim koydu: Dunning–Kruger etkisi.
İnsan bazen yalnızca bilgisiz değildir; bilgisizliğini ölçecek bilgiden de yoksundur ve işte o zaman boş testi, dolu testiden daha fazla ses çıkarır.
Ancak bu söz, yalnızca başkalarına tutulacak bir ayna olarak okunursa anlamının yarısı kaybolur; çünkü Sokrates’in aynası önce onu tutanın yüzünü gösterir.
“Bilmeyenler” kimdir sorusundan önce, “Biz gerçekten neyi biliyoruz; neyi yalnızca bildiğimizi sanıyoruz?” sorusunu sormak gerekmez mi?
Toplumun hiçbir alanını ehliyetsiz ellere bırakmamak elbette önemlidir; fakat bunun yolu yeni bilgi bekçileri yaratmak değil, liyakati, eleştiriyi, uzmanlığı ve hesap verebilirliği kurumların omurgası hâline getirmektir.
Aksi hâlde bilginin kalesini koruduğunu söyleyenler, bir süre sonra anahtarı kimin taşıyacağına tek başına karar veren kapıcılara dönüşebilir.
Bu bakımdan Erhürman’ın cümlesi Sokratesçi bir tevazu, Platoncu bir yönetim uyarısı ve Dunning–Kruger etkisine uzanan çağdaş bir psikoloji dersi taşıyor.
Fakat asıl sınav, güzel söz söylemekte değil, o sözü devletin koridorlarında hayata geçirmektedir: Makamlar gerçekten bilenlere mi teslim edilecek, yoksa bilmediğini bilmeyenler yine bilginin kürsüsüne mi oturacaktır?
Kısacası Erhürman, Sokrates ve Platon’un günümüzdeki temsilcisi mi?
Bunu belirleyecek olan cümlenin felsefi yankısı değil; liyakat, eleştirel akıl ve kurumsal adalet karşısında gösterilecek siyasi tutarlılıktır.
