Birleşmiş Milletler, 24 Ekim’de Lefkoşa’da halkı çalışmalarını tanımaya, barış ve iş birliği etrafında buluşmaya çağırıyor; Ledra Palace yakınlarında stantlar kurulacak, etkinlikler yapılacak, güzel bir gelecek konuşulacak. Ne hoş: Dünyanın çatısından adaletsizlik akarken, bahçesinde bahar şenliği düzenleniyor.
Oysa insanlığın bugün ihtiyacı, barış kelimesinin rengârenk afişlere basılması değil, güçlülerin karşısında da geçerli olabilmesidir. Yangın merdiveni kilitliyken binanın girişine “Güvenliğiniz önceliğimizdir” yazmak, içeridekileri kurtarmıyor.
BM’nin temel çelişkisi, insanlığın ortak vicdanını temsil etme iddiasıyla beş büyük devletin ayrıcalığını aynı çatı altında barındırmasıdır. Genel Kurul’da devletlerin sesi sayılırken, Güvenlik Konseyi’nde bazı devletlerin tek kelimesi bütün sesleri susturabiliyor.
Böyle bir düzende adalet terazisinin kefesine hukuk koyuyorsunuz; karşı kefeye bir büyük gücün stratejik çıkarı bırakılınca terazi hemen eğiliyor. Sonra da bu eğriliğe “uluslararası denge” deniyor.
Gazze, bu düzenin vicdan duvarında açılmış büyük bir gediktir. 18 Eylül 2025’te ateşkes, rehinelerin serbest bırakılması ve insani yardıma yönelik kısıtlamaların kaldırılmasını isteyen tasarıya Konsey’in on dört üyesi destek verirken, ABD’nin tek vetosu kararın kabulünü engelledi.
On dört el “Dursun” derken bir elin “Devam” sonucunu üretebildiği mekanizma, insanlığın hangi eşitlik duygusuna sığar? Veto, böyle anlarda diplomatik bir yetkinin ötesine geçerek müttefiki hesap vermekten koruyan siyasi bir zırha dönüşüyor.
Elbette enkaz altında insan kurtarmaya çalışan BM çalışanıyla, karar masasını kilitleyen büyük gücü aynı kefeye koyamayız. Fakat sahadaki fedakârlık, tepedeki düzenin iflasını örten bir perde olarak da kullanılamaz.
Kıbrıs’ta ise aynı kurumun önünde yıllardır başka bir sınav duruyor: Çözümü konuşmakla çözümün gerektirdiği ortaklığı kurmak arasındaki uçurum.
Rum liderliği, resmî söyleminde iki bölgeli, iki toplumlu ve siyasi eşitliğe dayalı federasyonu savunduğunu açıklıyor. Tam da bu nedenle sorulması gereken soru daha keskindir: Bu kabul, müzakere kürsüsünde okunan bir cümle midir; yoksa karar yetkisini gerçekten paylaşma iradesi mi?
Federasyon, kapısına “ortak ev” levhası asılmış, anahtarları yalnızca bir tarafın cebinde duran bir bina olamaz. Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliği, tören konuşmalarının süsü olarak kalıyorsa, o binanın temeline ortaklık değil, yeni bir anlaşmazlık dökülüyor demektir.
BM’nin görevi, tarafların güzel cümlelerini dosyalamakla sınırlı kalmamalıdır. Kim hangi yetkiyi paylaşmaya hazır, kim hangi temel ilkeyi hangi somut düzenlemeyle kabul ediyor; bunları açıkça ortaya koymayan bir süreç, çözüm üretmek yerine belirsizliği yönetir.
Üç maymun diplomasisi de tam burada başlar: Söylemle uygulama arasındaki mesafeyi görme, tıkanıklığın nedenini duyma, sorumluluğu açıkça konuşma; ardından herkese biraz daha sabır tavsiye et.
Sabır, çözümün hazırlığı olduğunda erdemdir; çözümsüzlüğün döşemesine dönüştüğünde ise mağdurun sırtına yüklenen faturadır.
Dolayısıyla 24 Ekim’de kurulacak stantların önünde sorulacak sorular da hazır olmalıdır: Veto karşısında sivilleri nasıl koruyorsunuz, siyasi eşitliği hangi somut ölçütlerle değerlendiriyorsunuz, sonuçsuzluğun sorumluluğunu nasıl belirliyorsunuz?
Barışı anlatan etkinlikler değerlidir; fakat kurumun itibarını asıl yükseltecek olan, kendi kararlarının güçlüler karşısında da ağırlık taşımasıdır. Güvercin resimleri, adaletin kanadı yerine geçmez.
BM’den beklenen, insanlığı her yıl umut salonuna davet edip çıkışta aynı karanlık koridora bırakmamasıdır.
Çünkü barışın cenazesi kaldırılırken bahar şenliği düzenlemek, dünyayı aydınlatmaz; yalnızca sahnenin ışığını artırır.
