Kendi ulusal parasının sahibi olmayan, zaten “hazinesi altını” da olmayan, emisyon yapamayan, hisse senetleri gibilerinden faaliyetlerde bulunamayan… “Tanınmamış devletimizin” yabancı ülkelerin resmi paralarını kendi parası olarak kullanmak zorunda kalmasının elbet yığınla anomalileri olacak.
Buna karşın ta İngiliz sömürge döneminde “kooperatifçiliğin” ekonomik sistemin bir modeli olarak uygulanmaya başlanması ve yanı sıra “Koop. İktisat Bankaları” oluşumlarının da birlikte devreye sokulmasından beridir bu adada bir asra yaklaşan geçmişi ile “Bankacılık” dediğimiz sektörü; eğri gemi doğru sefer kabilinden sürdürüp götürüyoruz. Hem de çapımızla olanaklarımızın üzerinde bir başarıyla.
Ne var ki özellikle Merkez Bankasının asli görevinin “ülkede fiyat istikrarı” sağlamak olduğu gerçeklerde bankalarımızın “taşıma suyla zar zor dönen değirmen taşı misaline” düşmesi de kaçınılmaz oldu.
Kİ şimdilerde memleket bankacılığı “resmi para olan TL ile döviz dalgaları” arasında kalmasının anormalliğini yaşamakta…
***
Buna karşın: Son günlerde erken seçim bekleyenlerin heveslerini kursaklarında bırakarak üstelik alışılmadığı için yadırgadığımızca bazı sorunlara da çareler üreterek yoluna devam eden Üstel Koalisyon hükümeti, geçen günlerde başımızın belası olan dövizin dur durak bilmez yükselişinden kaynaklı artan pahalığa karşın yerle yeksan olan yurttaşların alım gücünü en azından durdurma amacında hatta bazı emtialarda KDV’yi bile sıfırlayarak yeni tedbirler alması olumlu atılmış bir adım oldu…
Doğrusu “neme lazım” diyebilirdi! “Bugüne kadar dendiğince, varsın öyle gitsin” de diyebilirdi!
“Toplumun varoluşunu dövize endeksleyip “bu cuma camiye gidip bir iki rekât namaz kılın belki Allah kabul eder” bile diyebilir işi Allah’a havale edebilirdi!
Ne var ki ekonomiden, paradan, sermayeden, bütçeden dolayısıyla enflasyonla pahalılıktan falan anlayanlar yine de diyorlar ki “alınan tedbirler elbet olumludur ama denetim olmazsa olmaz, şarttır!”
***
İŞTE yine geldik Alaeddin’in o sihirli lambasına: Yani “denetime!” Ki bu ülkede hemen her alanda sürüp giden asıl büyük sorun da “denetim” dediğimiz “adı var kendi yok” şu “soyut kavram” olmaktan kurutulamayan kelimenin “uygulanmaması ya da uygulanamaması sorununa!
(TABİ anti parantez yazayım. BU “denetim” dediğimizi bu ülkede ne kadar öğrendik ne kadar doğru uyguluyoruz, yararlarının sırlarına erdik mi” falan… Bilmiyorum ama yeterli olmadığını sabahtan akşama kadar çarşı pazarda yediğimiz kazıklardan biliyorum!)
Kİ olayın bir de “akşam sefaları için kurulan masalarda” yenilip içilenlerden dolayı ekstradan yenilen “kazıkları” vardır! Değil mi ki alkol kokuludur, şikâyet de edemezsiniz, çünkü size “hasbanı ye” derler!
VESSELAM bir de küçük toplum oluşumuzun birbirimizi adlarımız, işlerimiz.
***
KISACA TAKILDIĞIM: Aman “yavaş yavaş!”
Biz öğretmen kökenliyiz ya. Sorumuza parmak kaldırıp hemen cevap veren öğrenciye “aferinler” yağdırır ne var ki sorularımızın ardı arkası gelmeyecekmiş gibi sormaya devam ettiğimizde…
Bakardınız ki Allah’ın emri üçtür! “Öğretmenim öğretmenim” çığlıkları ile kademe kademe zorlaşan sorulara cevap vermek için parmakları sürekli havalarda yerlerinde duramayan öğrenciler; yumruk yaptıkları küçücük ellerini Rodin’in düşünen adam heykelinde olduğu gibi çenelerine dayamışlar, şaşkın şaşkın düşünüyorlar!
Ki öylesine “düşünen” bir de Hoca’nın hindisi vardı! Pazara götürüp hindiyi satacak ama pahası karşısında şok olan müşteriler “aman hoca efendi çok pahalı değil mi” derlermiş de Hoca yandaki bir satıcının avuç içi kadar papağanını gösterip, “ama bir de şu hindinin bir budu kadar bile olmayan kuşun fiyatına baksanıza” dediğinde…
Papağanın sahibi dönüp “iyi ama Hoca efendi bu Papağan konuşur” deyiverdiğinde. Kucağında miskin miskin hareketsiz duran Hindiyi gösteren Hoca da cevabı yapıştırıvermiş: Evet ama benim hindim de düşünür!
TOPLUMSAL gelişmeleri nasıl düşürsek düşünelim.. Konuşan papağan; düşünen hindi de olsak Kuzey’den başka gidecek tek karışlık ne toprağımız vardır ve hayalini kuracağımız istikbalimiz.
Biz bu ülkeye muhtacız, ülke de bize! Pazartesi buluşmak üzere…
