Siyasette aynı gemide olmak kolaydır; yeter ki gemi makama, mevkiye ve milletvekilliğine doğru yol alsın. O zaman herkes fedakârdır, herkes dava adamıdır, herkes partisinin yılmaz neferidir.

Koltuklar görünürken yükselen sadakat nutukları, seçilme ihtimali azaldığında birden susuverir. Dün “Partim için her şeyi yaparım” diyenlerin dilinde bugün kişisel hesapların gerekçeleri dolaşmaya başlar.

İşte siyasetin makyajı tam burada dökülür. Çünkü bazıları için parti, uğruna emek verilecek bir ortaklık olmaktan çıkmış, kişisel ikbal limanına yanaştırılması gereken bir gemiye dönüşmüştür.

Gemi o limana gitmeyecekse yolculuğun da anlamı kalmaz. Dava güvertede bırakılır, koltuk hesabı ilk filikaya bindirilir.

“Batan gemiyi önce fareler terk eder” sözü, böyle zamanlarda insanın aklına boşuna gelmez. Sözün siyasi karşılığı, tehlikeyi erken görmekten çok, nimetinden yararlandığı yapının yükünü başkalarının sırtına bırakma alışkanlığıdır.

Elbette adaylıktan çekilmek bir haktır; usulsüzlüğe itiraz etmek de demokratik sorumluluktur. Haksızlık karşısında susmayı parti sadakati diye pazarlamak, siyaseti kapalı bir itaat düzenine teslim etmektir.

Ancak ilkesel itirazın da bir tutarlılığı olmalıdır. Bir yöntem kazanırken kabul ediliyor, kaybetme ihtimali doğunca mahkûm ediliyorsa, kamuoyunun o itirazın gerekçesini sorgulaması kaçınılmazdır.

Dün adil bulunan düzen bugün neden adaletsizdir? Değişen kurallar mıdır, yoksa o kuralların kişiye sağlayacağı sonuç mu?

Bu sorulara açık cevap vermeden demokrasi nutku atmak kolaycılıktır. Kendi sırası geriye düşünce keşfedilen adalet hassasiyeti, inandırıcı olmak için kişisel mağduriyetin ötesine geçmek zorundadır.

Partinin başarısını yıllarca kendi başarısının vitrini yapanlar, başarısızlık ihtimali belirdiğinde sorumluluğu teşkilata bırakamaz. Alkışı sahiplenip faturayı başkasına göndermek, siyasi ahlakın en ucuz muhasebesidir.

Üstelik o faturayı çoğu zaman makam sahipleri ödemez. Kapı kapı dolaşan, zamanını veren, ailesinden ve işinden fedakârlık eden partililer öder.

Onlara her seçimde sabır, bağlılık ve özveri öğütlenir. Yukarıda koltuk hesabı yapanların kendileri için sakladığı kaçış hakkı, aşağıdaki emekçiye pek tanınmaz.

Böylece fedakârlık tabanın görevi, makam ise belli isimlerin kazanılmış hakkı gibi görülmeye başlanır. Parti de ortak iradenin kurumu olmaktan uzaklaşıp kişisel beklentilerin hizmet bürosuna dönüşür.

Fakat hesabı yalnızca gemiden inenlere sormak da yetmez. Dümeni elinde tutanlar, geminin neden su aldığını ve güvertedeki insanların neden birbirine güvenmediğini açıklamak zorundadır.

Yönetim hatalarını sadakat çağrılarıyla örtmeye çalışanların da söyleyecek sözü tükenmiştir. “Gemiyi terk etmeyin” demek, gövdedeki deliği kapatmaz.

Adil, açık ve hesap verebilir bir düzen kuramayan yönetimler, her itirazı ihanet sayarak sorumluluktan kurtulamaz. Kaptanlık, güneşli havada güverteden el sallamanın ötesinde, fırtınada alınan kararların hesabını vermeyi gerektirir.

Seçmen de artık bu gösterinin seyircisi olmaya mecbur değildir. Kimin hangi sırada aday olduğundan önce, kimin hangi ilkeyi hangi koşulda savunduğuna bakmalıdır.

Çünkü siyasi karakteri açığa çıkaran, kürsüde söylenen büyük sözlerden çok, kişisel çıkar tehlikeye girdiğinde yapılan küçük hesaplardır. Sadakatin gerçek ölçüsü, karşılığında koltuk bulunmadığında ortaya çıkar.

Bir partinin en ağır kaybı birkaç adayın çekilmesi değildir. Asıl kayıp, yıllarca anlatılan davanın bazıları için bir koltuğun ömrü kadar sürdüğünün anlaşılmasıdır.

Sonunda geriye son derece yalın bir soru kalır: Bu insanlar gerçekten aynı davaya mı inanıyordu, yoksa yalnızca aynı gemiden inecekleri makam iskelesini mi bekliyordu?