Siyasi partilerde kontenjan adaylığı, aslında parti içi demokrasinin zaaflarını aşmak ve toplumun farklı kesimlerinden değerli isimleri siyasete kazandırmak için kullanılan önemli bir araçtır. Ancak bu aracın amacı ile kullanım biçimi birbirinden ayrıldığında, kontenjan bir demokratik imkândan çok tartışmalı bir ayrıcalığa dönüşebilir.
Ulusal Birlik Partisi’nin geçtiğimiz günlerde yaptığı kontenjan belirlemeleri de bu açıdan bazı önemli soruları gündeme getirmiştir. Özellikle yıllardır parti örgütlerinde görev yapan, partililer tarafından yakından tanınan bir ismin ön sıralardan kontenjan adayı gösterilmesi, ister istemez “Kontenjan neden vardır?” sorusunu yeniden sorduruyor.
Çünkü kontenjanın temel mantığı, parti tabanının önseçimde yeterince tanıma veya değerlendirme fırsatı bulamayabileceği; ancak toplumsal, akademik, mesleki, kültürel, sanatsal ya da bilimsel birikimiyle partiye ve ülkeye önemli katkı sağlayabilecek kişilere siyaset kapısını açmaktır.
Başka bir ifadeyle kontenjan, partililerin tanımadığı ama toplumun kazanabileceği değerli insanları siyasete kazandırmanın mekanizmasıdır.
Peki yıllardır parti içerisinde görev yapan, teşkilat tarafından tanınan ve siyasi kimliği zaten bilinen bir kişinin kontenjan yoluyla öne çıkarılması ne anlama gelir?
Burada asıl mesele elbette kişinin niteliği değildir. Mesele, yöntemin ve gerekçenin sorgulanmasıdır.
Çünkü kendi partisinin tabanının bile önseçimde yeterince desteklemediği veya benimsemediği bir ismin, aynı tabanın iradesinin üzerinde kontenjan yetkisi kullanılarak seçmenin karşısına çıkarılması, doğal olarak şu soruyu doğurur:
“Partililer bu ismi tercih etmiyorsa, toplumun onu neden tercih etmesi bekleniyor?”
İşte tartışmanın düğüm noktası tam da buradadır.
Kontenjan, parti başkanının kişisel tercihlerini gerçekleştireceği bir “siyasi ayrıcalık kapısı” olmamalıdır. Aksi halde liyakat ile sadakat, toplum yararı ile parti içi hesaplar birbirine karışır.
Daha da önemlisi, bu durum parti tabanının iradesini değersizleştirme tehlikesi taşır. Önseçimde sandığa giden partiliye “Sen seçme; biz senin adına seçeriz” duygusu verilirse, parti içi demokrasinin anlamı zedelenir.
Siyasette bazen asıl soru “Kim aday oldu?” değil, “Neden aday oldu ve neden bu yöntemle aday yapıldı?” sorusudur.
Eğer cevap liyakat, toplumsal temsil, farklılık ve kamu yararı ise kontenjan anlamlıdır. Fakat cevap kişisel yakınlıklar, organik ve duygusal bağlar veya başka siyasi hesaplar ise, o zaman kontenjanın adı değişir.
Kontenjan, kontenjan olmaktan çıkar; ayrıcalığa dönüşür.
Partiler seçmenden oy isterken demokrasi, liyakat, adalet ve şeffaflık vaat ediyorsa, önce kendi içlerinde bu değerleri yaşatmalıdır. Çünkü parti içerisinde demokrasiye tahammül göstermeyen bir anlayışın, sandıkta toplumdan daha fazla demokrasi talep etmesi ciddi bir çelişkidir.
Sonuçta kontenjan bir “arka kapı” değil, topluma açılan “ön kapı” olmalıdır.
Aksi halde parti örgütünün iradesini aşarak yukarıdan belirlenen her isim, yalnızca bir aday değil, beraberinde bir soru işareti de taşır.
Ve siyasetçiler şunu unutmamalıdır:
Seçmen artık yalnızca “Kimi aday gösterdiniz?” diye sormuyor. “Neden onu gösterdiniz?” diye de soruyor.
İşte o soruya verilecek cevap, adayın kendisinden çok daha önemlidir.
