Demokrasinin kalbi sandıkta atar; ancak o kalbi yaşatan, kullanılan oylar kadar o oyların doğru sayıldığına duyulan güvendir.
Sandığın ahşaptan dijitale dönüşmesi, demokrasinin de otomatik olarak çağ atladığı anlamına gelmez; çünkü teknoloji sandığın şeklini değiştirebilir ama güvenin yerini dolduramaz.
Ulusal Birlik Partisi'nin (UBP) ilk kez dijital sistemle gerçekleştirdiği aday belirleme seçimi, teknolojinin parlak vitrini ile demokrasinin kırılgan aynasını karşı karşıya getirdi.
Seçim öncesinde 50'den fazla YSK personelinin denetiminden söz edilirken, sonuçların açıklanmasının ardından yükselen itiraz sesleri, dijital sandığın üzerine düşen güven gölgesini büyüttü.
Önce dokuz adayın yeniden sayım talebiyle başlayan itiraz dalgası, daha sonra 17 adaya ulaştı; böylece dijital sandığın kapandığı yerde tartışmanın kapısı ardına kadar açıldı.
Oyların YSK kontrolünde yeniden sayılmasına karar verilmesi ise meselenin yalnızca bir seçim yarışı değil, aynı zamanda bir güven sınavı olduğunu gösterdi.
Çünkü demokrasi, yalnızca doğru sonuca ulaşmak değil, o sonuca nasıl ulaşıldığını da tartışmasız biçimde ortaya koyabilmektir.
Bir terazinin dijital olması, kefelerindeki ağırlığa duyulan kuşkuyu kendiliğinden ortadan kaldırmaz; önemli olan terazinin ne kadar modern olduğu değil, herkesin aynı ölçüye güvenebilmesidir.
Dijital sistemin teknik açıdan kusursuz çalıştığı varsayılsa bile, bu durum seçim sürecinin bütün soru işaretlerinden arındığı anlamına gelmez.
Zira bilgisayarlar oyları sayabilir ama güveni hesaplayamaz; yazılımlar sonuç üretebilir ama demokratik meşruiyeti tek başına inşa edemez.
İtiraz eden adayları yalnızca kaybetmeyi hazmedemeyen siyasetçiler olarak görmek, aynadaki çatlağı görmezden gelip aynayı suçlamaya benzer.
Elbette her itiraz haklı değildir ve her kuşku usulsüzlüğün kanıtı sayılamaz; ancak kuşkuların giderilmesi, onların küçümsenmesiyle değil, şeffaf biçimde incelenmesiyle mümkündür.
Çünkü demokraside şüpheyi susturmanın yolu, şüphe duyanı susturmak değil, gerçeğin üzerindeki perdeyi kaldırmaktır.
Dijital verilerin YSK'ya teslim edilmesi, sandıkların mühürlenmesi ve polis gözetiminde tutulması, seçim sürecinin artık yalnızca siyasi rekabetin değil, denetlenebilirliğin de konusu olduğunu ortaya koymaktadır.
Ancak unutulmamalıdır ki mühür sandığı korur, polis güvenliği sağlar, teknoloji sayımı hızlandırır; fakat demokratik güveni ancak şeffaflık ve hesap verebilirlik ayakta tutar.
Burada asıl sorgulanması gereken, dijital sistemin ne kadar hızlı çalıştığından çok, olası hataların nasıl tespit edileceği ve sonuçların bağımsız biçimde nasıl doğrulanabileceğidir.
Çünkü denetlenemeyen teknoloji, ne kadar gelişmiş olursa olsun, demokrasinin aydınlık penceresi yerine kuşkuların karanlık koridoruna dönüşebilir.
Dijitalleşme, demokrasinin hizmetkârı olmalıdır; efendisi değil!
UBP açısından bu süreç, yalnızca aday sıralamasının belirlendiği bir parti içi seçim değil, kurumsal güvenin ve demokratik olgunluğun da sınandığı bir dönemeçtir.
Kendi içindeki seçim sonuçlarına yönelik itirazları şeffaf biçimde sonuçlandırmak, bir siyasi partinin demokratik işleyişine ilişkin güveni güçlendirebilecek önemli bir fırsattır.
Bu nedenle cevap bekleyen temel soru şudur: Dijital sandıktan çıkan sonuçlara yalnızca kazananlar değil, kaybedenler de hangi somut güvenceler sayesinde inanabilecektir?
Çünkü gerçek demokrasi, kazananların alkışlarıyla değil, kaybedenlerin de sonucun adilliğini kabul edebilmesiyle güç kazanır.
Sonuçta dijital sandık bir araçtır, demokrasi ise bir değer; araç ne kadar gelişirse gelişsin, değerin önüne geçtiği gün ilerleme değil, güven kaybı başlar.
Ve unutulmamalıdır: Sandığın dijitalleşmesi teknolojik ilerlemedir; sandığa duyulan güvenin güçlenmesi ise demokratik ilerlemedir.
Asıl mesele sandığı dijitalleştirmek değil, sandığın üzerine düşen şüphe gölgesini kaldırabilmektir.
