3 Kasım gecesi Washington'da sandıklar kapanırken, Lefkoşa'da diplomasi trafiği tam da hızlanıyordu. İki olay birbirinden çok uzakta görünse de, Kıbrıs meselesi gibi kırk yıldır büyük güçlerin gölgesinde yürüyen bir dosyada, biri diğerinden bağımsız okunamaz.

Amerikan ara seçimleri, Başkan Donald Trump'ın başkanlığını bitirmedi. Ama başkanlığının nasıl işleyeceğini kökten değiştirdi.

Trump kaybetti mi, yoksa eli mi zayıfladı?

Resmi olmayan sonuçlara göre Demokratlar hem Senato'da hem Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu aldı. Senato'da Demokratlar 54 sandalyeye ulaşırken, Temsilciler Meclisi'nde de 228 sandalye ile 218'lik eşiği aştılar. Texas, Ohio, Kuzey Carolina, Güney Carolina, Kansas ve Iowa gibi Cumhuriyetçi kalelerde Senato sandalyelerinin el değiştirmesi, sonucun sadece bir ara seçim dalgalanması olmadığını gösterdi.

Seçmen araştırmaları bu dalganın ana nedenini açıkça ortaya koydu: hayat pahalılığı, enflasyon ve İran'a yönelik askeri müdahale. Katılımcıların yaklaşık yüzde 90'ı yaşam maliyetini oy tercihinde belirleyici saydı.

Trump, sonuçları kabul edeceğini ve Demokratlarla çalışmaya hazır olduğunu söyledi, ama aynı zamanda "Ben pusulada olsaydım büyük farkla kazanırdık" diyerek yenilgiyi kendi şahsına mal etmemeye çalıştı.

İşte tam da bu nokta, dünya siyaseti için önemli. Ocak 2027'den itibaren Trump, başkanlık kararnameleriyle yönetmeye devam edebilecek, veto yetkisini koruyacak, ama yeni yasa, bütçe, gümrük tarifesi ve üst düzey atamalar için Demokratlarla uzlaşmak zorunda kalacak. Dış politikada Kongre'nin ağırlığı artacak; NATO, Ukrayna, Gazze ve İran dosyalarında Beyaz Saray'ın mali ve hukuki manevra alanı daralacak.

Bu, Kıbrıs'a doğrudan bir etki anlamına gelmez. Washington'da hiçbir başkan, Kıbrıs için tek başına bir çözüm dayatmaz. Ama dolaylı etkisi çok nettir: ABD'nin dış politikada daha çok iç dengeye, daha çok müttefik istişaresine ve daha az tek taraflı hamleye yönelmesi, Kıbrıs gibi BM merkezli dosyaları yeniden öne çıkarır. Nitekim ABD'nin Lefkoşa Büyükelçisi John Breslow'un Holguin'e, ABD'nin iki kesimli, iki toplumlu federal çözüme desteğini yinelemesi, bu çizginin değişmediğini gösteriyor.

Holguin ne yapıyor? Sadece mekik mi dokuyor?

BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín, son iki haftada adeta mekik dokudu: 30 Ekim ve 3 Kasım'da Hristodulidis ile, 2 Kasım ve 4 Kasım'da Erhürman ile görüştü, 9 Kasım'da üçlü görüşme planlandı.

Holguín'in Politis'te yayımlanan 17 Ekim mesajı, çerçevesini netleştirdi: Geçmiş yakınlaşmalar, güven artırıcı önlemler ve müzakere metodolojisi. Ona göre siyasi irade sözde kalmamalı, geçiş noktası açmak, mayın temizlemek, plastik kirliliğiyle ortak mücadele gibi somut adımlarla gösterilmeli.

Ama bu turun en dikkat çekici anı, 3 Kasım'da Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçisi Ali Murat Başçeri ile görüşmesi oldu. Holguín, bu görüşmede Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı'nın kendisine Başçeri aracılığıyla bir mesaj gönderdiğini açıkladı ve konuyu Hristodulidis'e de aktardığını söyledi.

Rum tarafı görüşmenin yeri ve statüsü nedeniyle itiraz etti. Kıbrıs Türk basınında ise yorum farklıydı: Ankara'nın doğrudan devrede olması, bir kırılma için gerekli olabilir.

Bu, Holguín'in temaslarını sıradan bir tur olmaktan çıkarıyor. Mesajın içeriği açıklanmadı, ama zamanlaması manidar: Üçlü görüşmeden hemen önce, Fidan ziyaretinden hemen önce. Diplomasi bazen tam da böyle, kapalı kapılar ardında, "diplomasiye biraz zaman verelim" cümlesinin arkasında yürür. Hristodulidis'in de dediği gibi, "diplomasiye biraz zaman vermeliyiz."

Fidan neden bir yıl aradan sonra geliyor?

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 6 Kasım Cuma günü KKTC'ye gelecek. Bu, Tufan Erhürman'ın seçimi kazanmasının ardından Fidan'ın ilk ziyareti olacak.
Bir yıl aradan sonra demek, aslında bir boşluk demek değil. Erhürman, 31 Ekim'de Ankara'da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmüştü. Şimdi sıra, yeni cumhurbaşkanıyla Kıbrıs meselesindeki son durumun Lefkoşa'da ele alınmasına geldi.

Burada iki okuma var ve ikisini de masada tutmak gerekir.

Birinci okuma: Bu, rutin bir eşgüdüm ziyareti. Yeni lider, yeni dönem, Ankara-Lefkoşa hattının tazelenmesi.

İkinci okuma: Bu, bir sürecin zemininin hazırlanması. Eğer 9 Kasım üçlüsü, yıl sonundan önce bir 5+1'e kapı aralayacaksa, Türkiye'nin Kıbrıs Türk tarafıyla pozisyonunu netleştirmesi gerekir. Fidan'ın gelişi, tam da Holguín'in Başçeri üzerinden mesaj aldığı günlerin ertesine denk geliyor.

Hangisi doğru? Belki ikisi de. Diplomasi, çoğu zaman rutin görünen adımlarla tarihi kapıları aralar.

Yeni BM Genel Sekreteri bir süreç başlatır mı?

Guterres'in görev süresi 31 Aralık 2026'da bitiyor. Yerine gelecek isim 1 Ocak 2027'de göreve başlayacak.

Yarış kilitli. Yedinci gayriresmi oylamada Kosta Rikalı Rebeca Grynspan 11 teşvik oyuyla önde, BAE adayı Lana Nusseibeh 7 oy aldı. Kıbrıs Cumhuriyeti, Nusseibeh'i desteklediğini açıkladı. Türkiye ise son anda AGİT Genel Sekreteri Feridun Sinirlioğlu'nu aday gösterdi. Güney Lefkoşa bunu "siyasi oksimoron" diye nitelendirdi.
Yeni genel sekreter, Kıbrıs dosyasını sıfırdan başlatmayacak. Guterres, temmuzda Lefkoşa'ya gelmiş, 5+1 için zemin yoklamıştı. Ama yeni genel sekreterin ilk aylarında bir 5+1 toplaması, onun için bir "erken başarı" fırsatı olabileceği gibi, bir risk de olur. Çünkü taraflar hâlâ metodolojide anlaşmış değil: Rum tarafı, geçmiş uzlaşılar üzerinden müzakereye dönülmesini isterken, Kıbrıs Türk tarafı siyasi eşitlik, zaman sınırlaması ve geçmişte varılan yakınlaşmaların garanti altına alınmasını istiyor.

Yani yeni genel sekreter bir süreç başlatabilir, ama başlatması için Holguín'in şimdi hazırladığı zemin gerekir. Zemin yoksa, yeni sekreter de aynı duvara toslar.
AB bu sürecin neresinde olmalı?

Bu sorunun cevabı, Kıbrıs'ta kime sorduğunuza göre değişiyor.

DİSİ Başkanı Annita Dimitriu, Holguín ile görüşmesinde AB'nin çözüm sürecine dahil olması gerektiği görüşünü açıkça dile getirdi ve Ankara'nın AB isteğinde ilerleme istiyorsa yapıcı katkı vermesi gerektiğini söyledi.

Rum tarafı için AB, hem garantör hem dengeleyici bir çerçeve. Kıbrıs Türk tarafı için ise AB, doğrudan ticaret ve izolasyonların kaldırılması vaadi yerine getirilmedikçe, eksik bir aktör. Erhürman'ın Mağusa Limanı tartışmasında söylediği gibi, liman zaten açık, asıl sorun AB ile doğrudan ticaret yapılamaması.
Oysa AB, Kıbrıs'ta sadece bir gözlemci olamaz. Ada, AB toprağı. Çözümün AB müktesebatıyla uyumlu olması gerekecek. Güvenlik, mülkiyet, yerleşim, göç gibi başlıkların hepsi Brüksel'i doğrudan ilgilendiriyor. Eğer 5+1 olacaksa, AB'nin masada olmaması, çözümün uygulanabilirliğini zayıflatır. Ama AB'nin masada olması da, Türkiye-AB ilişkilerinin ve Türkiye'nin AB üyelik perspektifinin de masaya gelmesi demek.

Sonuç olarak: Washington'da denge değişti, Lefkoşa'da trafik hızlandı, Ankara yeniden devrede, New York'ta bayrak değişimi yaklaşıyor. Bunların hiçbiri tek başına çözüm getirmiyor. Ama birlikte okunduğunda, uzun zamandır ilk kez, "süreç yok" cümlesi yerine "zemin hazırlanıyor mu?" sorusunu sorduruyor.
Cevabı 9 Kasım'da değil, 9 Kasım'dan sonra atılacak somut adımlarda arayacağız.