Kıbrıs’ta barış treni yıllardır aynı istasyonda bekliyor. Lokomotifler değişiyor, makinistler umut dağıtıyor ama rayların önündeki siyasi barikatlar bir türlü kaldırılmıyor.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi María Ángela Holguín de bu trenin yeniden hareket edebileceğine inananlardan. Ancak son açıklaması, umuttan çok diplomatik bir yalnızlığın itirafını andırıyor.

Holguín’in Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ile 2 Kasım’da gerçekleştirdiği görüşmenin ardından söylediği “İyimserim. Umarım adada bu konuda iyimser olan tek kişi ben değilim” sözleri, diplomatik nezaketle örtülmüş bir sitem niteliğinde.

Çünkü bu cümlenin satır aralarında oldukça düşündürücü bir soru saklı: Barış için çırpınan yalnızca arabulucu mu, yoksa taraflar da gerçekten aynı gemide yol almak istiyor mu?

Holguín’in yıl sonundan önce yapılabileceğini düşündüğü 5+1 toplantısı da koşulsuz bir umut kapısı değil. Güven artırıcı önlemler, müzakere metodolojisi ve esas konularda ilerleme sağlanmadıkça bu kapının anahtarı yine siyasi iradenin cebinde kalacak.

Ne var ki Kıbrıs siyasetinde yıllardır değişmeyen manzara, kapıyı açmaktan çok anahtarın şekli üzerinde tartışmaktır. Taraflar barış sofrasına oturuyor ama henüz menüye bakmadan masanın nasıl kurulacağı konusunda anlaşmazlığa düşüyor.

Bir tarafta Erhürman’ın metodoloji ve siyasi eşitlik vurgusu, diğer tarafta Rum lider Nikos Hristodulidis’in güven artırıcı önlemler ve kendi önerilerinin karşılık bulmasına yönelik beklentileri bulunuyor. Türkiye’nin askerî varlığı, garantörlük ve statü tartışmaları ise çözüm yolunun en çetin virajları olmaya devam ediyor.

Böylece barışın kendisi yerine barışın nasıl konuşulacağı konuşuluyor. Kıbrıs diplomasisi, hedefe yürümek yerine yol haritasının çerçevesini tartışan bir yolcuya dönüşüyor.

Maraş ve Mağusa Limanı üzerinden gündeme gelen öneriler bile ortak çıkarların köprüsüne dönüşmekte zorlanıyor. Taraflar köprünün iki ucunda beklerken herkes ilk adımı karşı taraftan bekliyor.

Elbette tarihsel travmalar, güvenlik kaygıları ve siyasi eşitlik talepleri bir kalemde silinemez. Ancak müzakere, kırmızı çizgileri kutsallaştırıp onların arkasına sığınma sanatı da değildir.

Gerçek müzakere, karşı tarafın kaygılarını anlamak ve gerektiğinde siyasi konfor alanından çıkabilme cesaretidir. Aksi halde diplomasi, aynı ezginin farklı toplantı salonlarında tekrarlandığı bir plak olmaktan öteye geçemez.

Holguín’in 9 Kasım’da iki liderle gerçekleştirmesi öngörülen üçlü görüşme, işte bu nedenle yeni bir samimiyet sınavıdır. Ancak takvime yeni bir tarih yazmak, barışın tarihini yazmak anlamına gelmez.

Kıbrıs’ta yıllardır zirveler düzenleniyor, ortak fotoğraflar çekiliyor ve umut dolu açıklamalar yapılıyor. Fakat diplomatik vitrin ne kadar parlatılırsa parlatılsın, siyasi irade rafları boş kaldığında barışın müşterisi de giderek azalıyor.

Asıl mesele, çözümün teknik formülünü bulmaktan çok bu formülü hayata geçirecek siyasi cesareti gösterebilmektir. Çünkü barış, yalnızca iyi niyetle sulanan değil, karşılıklı fedakârlıklarla büyüyen bir ağaçtır.

Holguín’in iyimserliği bu nedenle takdire değer olsa da tek başına yeterli değildir. Bir arabulucunun taşıdığı umut meşalesi, taraflar kendi karanlıklarını aydınlatmaya yanaşmadıkça bütün adayı aydınlatamaz.

Sonuçta Kıbrıs’ta barışın önündeki en büyük engel, yolun bilinmemesi değil, siyasi aktörlerin alıştıkları patikalardan ayrılmak istememesidir.

Holguín barışın kapısını çalmaya devam ediyor; ancak kapının iki tarafındaki siyasi irade kilidi açmaya yanaşmazsa iyimserlik de kapı eşiğinde bekleyen bir misafir olarak kalacaktır.

Ve Kıbrıs’ta barış, yine herkesin uzaktan hayranlıkla seyrettiği ama kimsenin ulaşmak için yeterince adım atmadığı bir serap olmaktan kurtulamayacaktır.