Siyasette bazen bir önerinin önündeki engelleri sayarken, açabileceği ufku gözden kaçırırız. Koral Bozkurt’un Gazimağusa’daki BM kampının bulunduğu alanı halkın kullanımına kazandırma düşüncesini de yalnızca “Bunu yapmaya yetkisi var mı?” sorusuna sıkıştırmamak gerekir.
Teknik fizibilitesi tartışmaya açık olsa da bu alanı Gazimağusa’nın gelişimi için değerlendirme önerisi, Bozkurt’un takdir edilmesi gereken bir kent vizyonudur. Kentin geleceğini mevcut duvarların içine hapsetmemek, o duvarların ötesinde kamusal bir yaşam tasarlamak değerlidir.
Gazimağusa’nın yeşil alanlara, sosyal buluşma noktalarına ve nefes alabileceği mekânlara ihtiyacı var. Bugün sınırlı kullanıma açık bir alanın yarın kent yaşamına katılmasını düşünmek, üzerinde çalışılmayı hak eden bir hedeftir.
Ancak güzel bir hedefle uygulanabilir bir proje arasında aşılması gereken ciddi bir mesafe bulunuyor. Kampın taşınma koşulları, alternatif yerleşim imkânları, alanın hukuki statüsü, maliyetler ve uluslararası muhataplarla yürütülecek görüşmeler açıklığa kavuşmadan kesin sonuç vaat edilemez.
Bu nedenle Bozkurt’tan beklenen, vizyonunu somut bir yol haritasıyla desteklemesidir. Fakat bütün diplomatik kapıları tek başına bir belediye başkan adayının açmasını beklemek de sorumluluğu yanlış adrese yüklemektir.
Belediyenin yetkisinin sınırlı olması, projenin değersiz olduğunu değil; başka makamların da görev üstlenmesi gerektiğini gösterir.
Kudret Özersay’ın daha önce gündeme taşıdığı bu düşüncenin yeniden tartışılması, girişimin kişisel ya da partisel sınırları aşması için bir fırsattır. Özersay’ın deneyimi ve katkısı değerlendirilmeli; ancak meselenin bütün yükü de onun omuzlarına bırakılmamalıdır.
Burada Cumhurbaşkanına ve Dışişleri Bakanına açık bir görev düşüyor. Gazimağusa’nın geleceğine ilişkin böyle bir hedef, yalnızca belediye seçimlerinin tartışma başlığı olarak bırakılmamalı; diplomatik gündeme taşınmalıdır.
Ne var ki Kıbrıs Türk siyaseti, toplumun gündelik ihtiyaçlarına uzanacak ellerini çoğu zaman büyük siyasi kavramların düğümlerinden kurtaramıyor. Bir tarafta metodoloji denizinde kıyı arayan Cumhurbaşkanlığı, diğer tarafta egemen eşitlik ütopyasında somut kazanımların yolunu kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunan dış politika anlayışı…
Müzakerenin hangi yöntemle yürütüleceği elbette önemlidir. Ancak yöntem tartışmaları insanların yaşamını iyileştirecek girişimleri sürekli bekleme odasında tutuyorsa, metodoloji zamanla siyasetin pusulası olmaktan çıkıp mazeretine dönüşür.
Egemen eşitlik iddiasını savunanların da toplumun önüne somut kazanımlar koyması gerekir. Bir siyasi hedefin ağırlığı, yalnızca kürsüde ne kadar yüksek sesle tekrarlandığıyla değil, insanların hayatında neyi değiştirebildiğiyle ölçülür.
Cumhurbaşkanı metodoloji denizinde, Dışişleri Bakanı egemen eşitlik ütopyasında boğulurken Gazimağusa’nın ihtiyaçları kıyıda bekletilemez. Makam sahibi olmak, yalnızca tez savunmayı değil, mümkün olanı araştırmayı ve sonuç almak için girişimde bulunmayı da gerektirir.
Yapılması gereken, kampın taşınmasının mümkün olup olmadığını ilgili muhataplarla görüşmek; teknik, hukuki ve mali koşulları ortaya koymaktır. Mümkünse nasıl gerçekleştirileceği, mümkün değilse hangi somut engellerin bulunduğu kamuoyuna açıklanmalıdır.
Gazimağusa’nın altyapı, trafik ve yağmur suyu drenajı sorunlarını çözmekle geleceğine yeni kamusal alanlar kazandırmayı düşünmek birbirini dışlamaz. İyi belediyecilik, bugünün aksaklıklarını giderirken yarının kentini de tasarlayabilmektir.
Bu nedenle Bozkurt’un önerisine verilecek karşılık, “Senin yetkin yok” diyerek kapıyı kapatmak olmamalıdır. Asıl soru, yetki ve diplomatik sorumluluk taşıyanların o kapıyı açmak için ne yapacağıdır.
Bozkurt vizyonunu ortaya koymuştur; şimdi Özersay’ın katkısının yanında Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanının da misyon üstlenmesi gerekir. Çünkü Gazimağusa’nın geleceği, seçim kürsüsünde alkışlanıp diplomasi masasında unutulacak kadar önemsiz değildir.
