KKTC siyasetinin mutfağında yine eski bir yemek ısıtılıyor: “Parlamenter sistem bozuldu, başkanlık sistemi gelsin!”

Sanki devletin motoru tekliyor diye kaportasına başkanlık amblemi yapıştırınca otomobil Formula 1 aracına dönüşecek!

Oysa mesele direksiyonda kimin oturduğundan çok, frenlerin çalışıp çalışmadığıdır.

Başkanlık sistemi kötü müdür? Elbette hayır! Parlamenter sistem demokrasi cennetinin tapusu mudur? O da değil!

Çünkü demokrasi, iktidar koltuğunun markasıyla değil, o koltuğa oturanın elini kolunu hukukla sınırlayabilen kurumlarla yaşar.

Amerika'ya bakalım!

Beyaz Saray'ın güçlü bir başkanı vardır ama karşısında Kongre, bağımsız yargı, eyaletler, özgür medya ve sivil toplumdan oluşan koskoca bir fren sistemi bulunur.

Başkan direksiyonu istediği yöne kırmaya kalkıştığında, en azından anayasal düzeyde, karşısına çıkabilecek kurumsal bariyerler vardır.

Trump örneği ise bu frenlerin ne kadar zorlanabileceğini gösteriyor. Demek ki dünyanın en köklü başkanlık sistemlerinden birinde bile mesele şoförün mahareti değil, fren balatalarının dayanıklılığıdır!

Siyaset bilimci Juan Linz'in uyarısı da boşuna değildir: Başkan ile parlamento ayrı ayrı halkın temsilcisi olduğunu iddia etmeye başladığında, demokrasi iki kaptanın aynı geminin dümenine sarıldığı bir güç mücadelesine dönüşebilir.

Peki bizim küçük ama siyasi iştahları büyük adamızda durum nedir?

KKTC'de henüz mevcut sistemin denetim mekanizmalarını gerektiği gibi işletip işletemediğimizi tartışmadan, başkanlık sisteminin sihirli değneğine sarılmak istiyoruz.

Sayıştay'ın denetim gücü yeterli mi? Ombudsman'ın uyarıları ne kadar dikkate alınıyor? Kamu ihaleleri şeffaf mı? Liyakat, siyasi sadakatin önüne geçebiliyor mu?

Yoksa devlet dairelerinin kapısında hâlâ görünmez bir tabela mı asılı: “Ehliyet ikinci planda, siyasi referans önceliklidir!”

Seçim dönemlerinde kamu kaynakları siyasi ikbalin yakıtına dönüşüyorsa, bürokraside liyakat yerine partizanlık ödüllendiriliyorsa, denetim raporları raflarda emekliliğini bekliyorsa, başkanlık sistemi hangi mucizeyi yaratacak?

Üstelik mevcut anayasal yapımız zaten parlamenter ve kendine özgü özellikleri bir arada barındırıyor. Sorun yalnızca sistemin mimarisinde değil, o binanın kolonlarının ne kadar sağlam olduğunda!

Düşünün ki çatısı akan, temeli çatlayan, elektrik tesisatı kıvılcım saçan bir evimiz var.

Biz ne yapıyoruz?

Çatıyı onarmak yerine eve başkanlık tabelası asmayı tartışıyoruz!

Oysa başkanlık sistemi, güçlü denetim kurumları olmadan uygulanırsa, zaten aşırı siyasallaşmış bir kamu yönetiminde gücün daha da merkezileşmesi riskini taşıyabilir.

Bugün bakanlık kapılarında dolaşan siyasi patronaj, yarın tek bir başkanlık sarayının koridorlarında toplanabilir.

Böylece vatandaşın karşısına hesap veren bir devlet değil, hesap sormayı kendisine saygısızlık sayan bir iktidar anlayışı çıkabilir.

Elbette başkanlık sistemi tartışılabilir. Ancak önce Sayıştay'ın dişlerini, Ombudsman'ın sesini, Meclis'in denetim gücünü, yargının bağımsızlığını ve kamu yönetiminin liyakat omurgasını güçlendirmek gerekir.

Çünkü freni tutmayan otomobile daha güçlü motor takmak, ilerleme değil, kazaya davetiye çıkarmaktır.

KKTC'nin ihtiyacı belki de yeni bir şoförlük sistemi değil, trafik kurallarının herkese eşit uygulandığı bir devlet düzenidir.

Öyle bir düzen ki kırmızı ışık yalnızca sıradan vatandaşa değil, makam aracına da yansın!

Öyle bir düzen ki Sayıştay raporları siyasi çekmecelerde sararmasın, kamu ihaleleri kapalı kapılar ardında pazarlık masasına dönüşmesin, liyakat de seçim bildirgelerinin süslü ama sahipsiz kelimesi olarak kalmasın!

Unutmayalım: Demokrasi, direksiyonu ele geçirme sanatı değil, direksiyondakinin uçuruma sürmesini engelleyen kurallar bütünüdür.

Dolayısıyla asıl sorumuz “Başkanlık mı, parlamenter sistem mi?” olmamalıdır.

Asıl sorumuz, “Devletin frenlerini kim söktü, kim tamir edecek ve direksiyondakini kim denetleyecek?” olmalıdır.

Aksi halde parlamenter sistemin bütün arızalarını başkanlık sistemine taşıyıp yürütmenin motorunu daha da güçlendirmek, yangın çıkan eve daha büyük bir soba kurmaya benzeyecektir.

Ve korkarım ki o gün geldiğinde hepimiz aynı otomobilin içinde, uçuruma doğru ilerlerken şoförün şu tesellisini dinleyeceğiz:

“Merak etmeyin, frenimiz yok ama artık çok daha güçlü bir motorumuz var!”