Kıbrıs siyasetinde barış, yıllardır herkesin dilinde dolaşan ama bir türlü kapısını çalamadığı bir evin adresine dönüştü. Gelen tabelayı değiştiriyor, giden umutları geride bırakıyor; fakat o eve çıkan yol bir türlü açılmıyor.

Tufan Erhürman Cumhurbaşkanlığı koltuğuna otururken çözüm, barış ve güven artırıcı önlemlerle yeni bir sayfa açma iddiasındaydı. Ne var ki bugün o sayfanın üzerine yazılanlardan çok, boş bırakılan satırlar dikkat çekiyor.

Barış söylemi yüksek perdeden seslendiriliyor, ancak somut kazanımların sesi aynı ölçüde duyulmuyor. Sanki siyaset sahnesinde orkestra sürekli akort yapıyor ama beklenen konser bir türlü başlamıyor.

Erhürman'ın ortaya koyduğu dört maddelik metodoloji, çözüm yolunda pusula olarak sunulurken giderek müzakere kapısının önüne yerleştirilmiş yeni bir turnikeye dönüşme riski taşıyor. Pusula yön göstermek içindir; yolun kendisini kapatmak için değil!

Elbette müzakerelerin ilkeleri, takvimi ve sonuç odaklı olması önemlidir. Ancak yöntem, amacın önüne geçtiğinde barışın anahtarı olması beklenen ilkeler, kapıyı kilitleyen zincirlere dönüşebilir.

Daha da düşündürücü olan, Rum tarafının bazı önerilere olumsuz yaklaşmasının yarattığı siyasi tablodur. Karşı taraf kapıyı aralamaya yanaşmazken, aynı kapının önünde sürekli yeni anahtar tarifleri yapmak ne kadar anlamlıdır?

Üstelik diplomasi yalnızca haklı olduğunu anlatma sanatı değildir. Asıl maharet, karşı tarafın direncini aşabilecek hamleler geliştirerek toplumun önüne elle tutulur sonuçlar koyabilmektir.

Bugün Kıbrıs Türk toplumunun ihtiyacı, diplomatik terminolojiyle süslenmiş yeni bir bekleme salonu değildir. İhtiyaç duyulan, yıllardır kapalı tutulan kapılardan en azından birkaçının gerçekten açılmasıdır.

Çünkü toplum artık barışın şiirini değil, günlük yaşamındaki karşılığını görmek istiyor. Geçiş kapılarında kolaylık, ekonomik ilişkilerde hareketlilik, uluslararası temaslarda ilerleme ve izolasyonların hafifletilmesi yönünde somut adımlar bekliyor.

Erhürman'ın karşı karşıya bulunduğu asıl sınav da burada başlıyor. Barışı anlatmakla barış yolunda sonuç üretmek arasındaki uçurumu kapatabilecek mi?

Cumhurbaşkanlığı makamı, yalnızca iyi niyet bildirilerinin okunduğu bir kürsü değildir. Aynı zamanda siyasi iradenin, diplomatik yaratıcılığın ve sonuç alma becerisinin sınandığı bir makamdır.

Kuşkusuz Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün bütün faturasını Erhürman'a kesmek hakkaniyetli olmaz. Ancak karşı tarafın uzlaşmazlığı, kendi siyasi performansını sorgulamaktan muaf tutulmanın da mazereti olamaz.

Zira kaptanın mahareti, denizin sakin olduğu günlerde değil, fırtınada gemiyi limana yaklaştırabildiği ölçüde anlaşılır. Sürekli dalgalardan şikâyet eden kaptan, yolcuların neden hâlâ aynı yerde beklediği sorusundan kaçamaz.

Dahası, güven artırıcı önlemler büyük çözümün küçük kardeşi değil, toplumun nefes borusudur. Büyük barış gerçekleşene kadar küçük kazanımları da bekleme odasına hapsetmek, çözümsüzlüğün maliyetini halka ödetmektir.

Bu nedenle Erhürman'ın dört maddelik yaklaşımının başarısı, ne kadar kararlılıkla savunulduğuyla değil, hangi somut kapıları açabildiğiyle ölçülmelidir. Aksi hâlde metodoloji, çözümün yol haritası olmaktan çıkıp siyasi hareketsizliğin diplomatik ambalajına dönüşebilir.

Siyasette en tehlikeli yanılsama, hareket ediyormuş gibi görünürken aynı noktada dönüp durmaktır. Çünkü koşu bandında kilometrelerce yürümek mümkündür ama varılan yer yine başlangıç noktasıdır.

Kıbrıs Türk toplumunun artık yeni bir koşu bandına değil, gerçekten ilerleyen bir diplomasiye ihtiyacı vardır. Söylemin kilometresi değil, kazanımın metresi önemlidir.

Erhürman'ın önündeki tercih giderek belirginleşiyor: Ya barış söylemini somut diplomatik kazanımlarla destekleyerek siyasi liderlik ortaya koyacak ya da çözümsüzlük tarihinin iyi niyetli fakat sonuçsuz aktörlerinden biri olarak anılma riskini taşıyacak.

Çünkü tarih, siyasetçilerin kaç kez barış dediğini değil, barış adına hangi duvarları yıkabildiğini kaydeder.

Sonuçta çıkmaz sokağın girişinde hâlâ kocaman bir tabela duruyor: "BARIŞA GİDEN YOL."

Ancak toplumun artık tabelayı parlatacak yeni bir boyacıya değil, yolu açacak cesur bir iş makinesine ihtiyacı var.

Ve asıl soru şu: Erhürman bu çıkmaz sokağın yolunu açan lider mi olacak, yoksa barış tabelasının önünde nöbet tutan bir başka siyasetçi mi?