KKTC’de ne zaman büyük bir kriz yaşansa, devletin elindeki ilk can simidi Meclis Araştırma Komitesi oluyor.

Gemi karaya oturuyor, şirket batıyor, kurum çöküyor, denetim sistemi iflas ediyor; Meclis hemen bir komite kuruyor.

Sonra?

Komite toplantılar yapıyor, yetkilileri dinliyor, belgeleri topluyor, eksiklikleri tespit ediyor ve nihayet kalın bir rapor hazırlıyor.

Raporun kapağı kapanınca mesele de kapanıyor.

Oysa araştırma komisyonları, toplumsal sorunların gömüldüğü mezarlıklar değil; devletin kendi hatalarıyla yüzleştiği aynalar olmalıdır.

Ne yazık ki bizde bu aynaların üzerine çoğu zaman bir bez örtülüyor.

Kıbrıs Türk Hava Yolları battığında da benzer bir yol izlenmişti.

Bir ülkenin gökyüzündeki bayrağı sayılabilecek KTH’nin nasıl ve neden kanatlarının kırıldığı araştırıldı; ancak toplumun beklediği kapsamlı hesaplaşma, kurumsal ders ve kalıcı önlem zinciri oluşturulamadı.

Uçaklar yere indi ama sorumluluk tartışmaları havada kaldı.

Yükseköğretimde yaşanan sorunlar üzerine de Meclis araştırmaları yapıldı.

Sistemdeki denetim açıkları, kurumsal dağınıklık ve özellikle YÖDAK’ın idari, teknik ve hukuki bakımdan güçlendirilmesi gereği gündeme getirildi.

Peki bu tespitler devlet politikasına dönüştürüldü mü?

YÖDAK, üniversiteleri etkili ve kesintisiz biçimde denetleyebilecek insan kaynağına, teknik altyapıya, kurumsal bağımsızlığa ve yaptırım gücüne kavuşturuldu mu?

Eğer raporlardaki uyarılar zamanında hayata geçirilmiş olsaydı, yükseköğretimde daha sonra yaşanan skandallar karşısında toplum böylesine ağır bir güven kaybına uğrar mıydı?

Demek ki sorun, devletin gerçeği görememesi değildir.

Sorun, gördüğü gerçekle yüzleşmek istememesidir.

Şimdi aynı sahne, Girne açıklarında yaşanan gemi faciasının ardından yeniden kuruluyor.

Cumhuriyet Meclisi araştırma komitesi oluşturdu; geminin sefere uygunluğu, izin ve denetim süreçleri, kaptan ile mürettebatın yeterlilikleri ve kamu makamlarının sorumlulukları araştırılacak.

Bunların araştırılması elbette gereklidir.

Ancak bir komisyonun kurulması, tek başına siyasi sorumluluğun yerine getirilmesi anlamına gelmez.

Çünkü komisyon kurmak, limandaki deliği kapatmaz.

Rapor yazmak, batmakta olan gemiyi suyun üzerine çıkarmaz.

Önerileri uygulamamak ise yaklaşan bir sonraki faciaya davetiye çıkarmaktır.

Asıl soru, komitenin ne kadar çalışacağı değil; ortaya koyacağı bulguların gereğinin yapılıp yapılmayacağıdır.

Sorumlu kamu görevlileri hakkında işlem başlatılacak mı?

Deniz taşımacılığındaki mevzuat ve denetim açıkları giderilecek mi?

Limanların teknik ve idari kapasitesi güçlendirilecek mi?

Gemilere verilen izinler şeffaflaştırılacak mı?

Komisyon önerileri için açık bir takvim hazırlanacak ve yapılanlar düzenli olarak kamuoyuna açıklanacak mı?

Yoksa rapor, Meclisin tozlu raflarında KTH ve yükseköğretim dosyalarının yanına mı bırakılacak?

Toplumun kaygısı tam da budur.

Çünkü geçmiş, bugünün kulağına sürekli aynı cümleyi fısıldıyor: “Daha önce de komisyon kuruldu, daha önce de rapor yazıldı, fakat gereği yapılmadı.”

Bu nedenle gemi faciası için kurulan komisyon, geçmiş komisyonların akıbetinden farklı olmak zorundadır.

Aksi hâlde yapılan iş, topu taca atmak ve “dostlar alışverişte görsün” anlayışıyla siyasal sorumluluğu zamana yaymaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

Bir facianın ardından kurulacak en önemli şey komisyon değil, hesap verebilirlik düzenidir.

Komisyon raporu bir sonuç değil, başlangıç olmalıdır.

Her tespit bir sorumluya, her öneri bir takvime, her takvim de kamuoyuna açık bir izleme mekanizmasına bağlanmalıdır.

Aksi takdirde Meclis rapor yazarken tarih yeni faciaların tutanağını tutmaya devam edecektir.

Unutmayalım: Devlet gemisi yalnızca denizde batmaz.

Denetimsizlikte su alır, sorumsuzlukta yan yatar, cezasızlıkta dibe çöker.

Şimdi önümüzde iki ihtimal var.

Ya bu komisyon, geçmişin sessizlik duvarını yıkacak ve devletin pusulasını hukuka, denetime ve hesap verebilirliğe çevirecek…

Ya da birkaç ay sonra yeni bir rapor daha hazırlanacak, kapağı kapatılacak ve toplum bir kez daha aynı acı soruyu soracaktır:

Bu komisyon gerçeği ortaya çıkarmak için mi kuruldu, yoksa gerçeğin üzerini örtmek için mi?