Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin çatısı uzun süredir mali fırtınada uçuşuyor; fakat bazı siyasetçiler hâlâ çatıyı nasıl onaracağımızı değil, yağmurun altında kimin şemsiyesinin daha büyük olduğunu tartışıyor.
Yaklaşık otuz emekliye ayda 750 bin TL civarında ödeme yapıldığı iddiası, her gündeme geldiğinde toplumun önüne aynı mühür konuluyor: “Kazanılmış haktır, dokunulamaz!”
Peki gerçekten öyle mi?
Kazanılmış hak, hukukun insanı keyfî yönetimden koruyan kalkanıdır; ancak hiçbir kalkan, arkasına saklanılarak kurumun göğsüne saplanan bir mızrağa dönüştürülemez.
Geçmişte hukuka uygun biçimde doğmuş ve kesinleşmiş alacaklar elbette korunmalıdır; emeklilerin emeği, hizmet süresi, ödedikleri katkılar ve kesinleşmiş yargı kararları siyasal öfkenin ateşine atılamaz.
Fakat kazanılmış hak, gelecekteki bütün ödemelerin, artışların ve hesaplama yöntemlerinin kıyamete kadar değiştirilemeyeceği anlamına da gelmez.
Hukuk, geçmişin tapusunu korur; fakat geleceğin bütçesini mezara kadar ipotek etmez.
Bugün bazı siyasetçiler, bu astronomik ödemeleri sürekli gündeme getirerek sorumluluktan kaçtıklarını sanıyorlar; oysa yaraya merhem sürmek yerine, yaranın çevresinde kameralar için nutuk atıyorlar.
Her açıklama biraz daha öfke üretiyor, her suçlama çalışanlarla emeklileri karşı karşıya getiriyor; fakat kimse masaya bir yasa taslağı, aktüeryal hesap veya uygulanabilir geçiş modeli koymuyor.
Çünkü yangını söndürmek emek ister; dumanın önünde fotoğraf çektirmek ise yalnızca mikrofon!
DAÜ’de yaşananlar gökten düşmedi.
Bu düzenin tuğlaları yıllar boyunca popülizmle örüldü; harcı siyasi himayeyle karıldı, faturası ise bugünün öğrencilerine, çalışanlarına ve vergi mükelleflerine bırakıldı.
ETİ ve Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın enkazları hâlâ toplumsal hafızamızın kıyısında duruyor.
Bu kurumlar yüksek gelirlerin elde edildiği dönemlerde geleceğe hazırlanmak, rezerv oluşturmak ve verimliliği artırmak yerine; siyasetin istihdam ambarına, ayrıcalık dağıtma tezgâhına ve günü kurtarma sahnesine dönüştürüldü.
Kazançlı dönemlerde kaynaklar tükenmez sanıldı; maaşlar, ödenekler ve ayrıcalıklar çoğu zaman ekonomik gerçeklerden koparılarak artırıldı.
Sendikal barışı koruma görüntüsü altında verilen bazı tavizler ise toplumsal uzlaşmadan çok, sendikal sessizliği ve siyasal rızayı satın almaya yönelik birer sus payı izlenimi yarattı.
Bunlara hukuken “rüşvet” diyebilmek için kuşkusuz somut delil ve yargı kararı gerekir; fakat siyasal ahlak bakımından sorulması gereken soru ortadadır:
Kurumun geleceği karşılığında bugünün sessizliği satın alınmışsa, bu alışverişin bedelini kim ödeyecektir?
Siyasetçi imzayı atıp gider, yönetici koltuğunu bırakır, sendikacı görev süresini tamamlar; fakat yanlış kararların faturası kurumun kapısında yıllarca nöbet tutar.
KTHY’de de böyle olmadı mı?
Uçaklar yere indiğinde yalnızca bir şirket batmadı; yıllarca ertelenen gerçekler, siyasal müdahaleler ve hesap vermeyen yönetim anlayışı da pistin ortasına saçıldı.
Şimdi DAÜ’nün önünde aynı yol ayrımı vardır.
Birinci yol, “Kazanılmış haktır, hiçbir şeye dokunulamaz” diyerek üniversitenin kalan kaynaklarını birkaç ayrıcalıklı ödeme kaleminin kuyusuna boşaltmaktır.
İkinci yol ise “Kurum batıyor” bahanesiyle emeklilerin bütün haklarını bir gecede budamak, hukuku mali krizin günah keçisine çevirmektir.
Oysa ikisi de yanlış, ikisi de adaletsizdir.
Çözüm, emeklilerin hukuki güvenliğini korurken mali ayrıcalıkların geleceğe yönelik bölümünü yeniden düzenlemektir.
Geçmişte tahakkuk etmiş alacaklar ödenmeli, kesinleşmiş mahkeme kararları uygulanmalı ve emeklilik hakkının özü korunmalıdır.
Ancak gelecekteki maaş artışları, hayat pahalılığı bağlantıları, otomatik katsayılar ve hesaplama yöntemleri; kamu yararı, ölçülülük ve mali sürdürülebilirlik temelinde yeniden ele alınabilmelidir.
Gerekirse yüksek emekli maaşlarına nesnel ve makul bir tavan getirilmeli; düşük ve orta gelirli emekliler korunurken aşırı yüksek ödemeler kademeli biçimde sınırlandırılmalıdır.
Hak sahiplerinin çalışma süreleri ve katkıları hesaplanmalı; yapılacak düzenleme kişiye özel bir cezalandırmaya değil, herkese uygulanabilecek açık ve adil kurallara dayanmalıdır.
Bir gecede baltayla kesmek yerine, hukuk neşteriyle tedavi uygulanmalıdır.
Bunun için bağımsız bir aktüeryal rapor hazırlanmalı, her emeklinin sisteme yaptığı katkıyla aldığı ödeme arasındaki ilişki ortaya konulmalı ve DAÜ’nün bu yükü ne kadar süre taşıyabileceği toplumla paylaşılmalıdır.
Çünkü rakamların karanlıkta tutulduğu yerde söylentiler büyür; şeffaflığın olmadığı kurumda ise hak ile imtiyaz birbirine karışır.
Kazanılmış hak, geçmişte kazanılan emeğin karşılığıdır; siyasetin geçmişte dağıttığı her ölçüsüz ayrıcalığın sonsuzluk senedi değildir.
Bir kişiye hukuka uygun olarak emekli maaşı bağlanması başka şeydir, o maaşın artış formülünün ve satın alma gücü mekanizmasının hiçbir koşulda değiştirilemeyeceğini ileri sürmek başka şeydir.
Devlet ve DAÜ yönetimi, kesinleşmiş yargı kararlarına rağmen “Kasada para yok” diyerek ödemeleri keyfî biçimde durduramaz.
Ama yasa koyucu ve yetkili organlar da “Bir zamanlar böyle karar verildi” diyerek geleceği seyretmek zorunda değildir; hukuki güvenliği, eşitliği ve ölçülülüğü koruyan yeni bir düzen kurabilir.
Asıl mesele, otuz kişiyi toplumun önüne atarak alkış toplamak değil; otuz kişinin hakkıyla binlerce öğrencinin, çalışanın ve vergi mükellefinin geleceği arasında adil bir köprü kurmaktır.
Siyaset bu köprüyü kurmak yerine iki kıyıdan birbirine bağırmayı tercih ederse, ne emeklilerin hakkı güvende kalır ne de üniversitenin geleceği…
DAÜ’yü kurtarmak isteyenler önce sloganların gürültüsünü susturmalı ve rakamları masaya koymalıdır.
Kim ne kadar katkı yaptı, ne kadar aldı, ödeme hangi kurala göre yükseldi, bu yük kaç yıl daha taşınabilir ve düzenleme yapılmazsa üniversitenin hangi hizmetleri duracaktır?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılan her açıklama, çözüm değil siyasi sis üretir.
Unutulmamalıdır ki hukuk, imtiyazları kutsamak için değil, hakkaniyeti sağlamak için vardır.
Kazanılmış hak insanı koruyan bir limandır; fakat yanlış politikalarla büyütülmüş ayrıcalıkların bütün bir kurumu içine çektiği dipsiz bir liman olamaz.
DAÜ’nün gemisi su alırken kaptan köşkünde “Bu kamaraya dokunamazsınız” diye bağırmak kimseyi kurtarmayacaktır.
Gemiyi yüzdürmenin yolu emeklileri denize atmak değil; yükü adaletli biçimde dağıtmak, delikleri kapatmak ve dümeni popülizmin elinden almaktır.
Aksi hâlde DAÜ de ETİ ve KTHY’nin yanına, siyasal sorumsuzluğun mezarlığına bırakılır.
O gün geldiğinde ise geriye ne korunacak bir kazanılmış hak ne de maaş ödeyecek bir kurum kalır.
