Kıbrıs’ta barışın anahtarı yıllardır kayıp, ama siyasiler hâlâ kapı saymakla meşgul. Çözümsüzlüğün duvarları yerinde dururken dört yeni geçiş kapısı açmak, diplomatik bir zafer gibi pazarlanıyor.

BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi María Ángela Holguín’in girişimleriyle gündeme gelen dört geçiş noktası, adeta barışın müjdecisi olarak sunuluyor. Oysa henüz kapılar açılmadı; yalnızca anahtarların kimin cebinde olacağı tartışılıyor.

Üstelik mayın temizliği gibi insani konularda bile ortak zemine ulaşamayan tarafların, dört kapı üzerinden barış fotoğrafı vermeye hazırlanması düşündürücü. Mayınlı araziler temizlenmeden diplomatik vitrinlerin parlatılması, çözümden çok görüntü üretmeye benziyor.

Elbette yeni kapılar açılmalıdır. Ancak kapıların çoğalması, aradaki duvarların yıkıldığı anlamına gelmez.

Asıl mesele, insanların karşı tarafa geçmesi değil, iki toplumun ortak bir geleceğe yürüyebilmesidir. Çünkü geçiş kapıları mesafeleri kısaltabilir, fakat siyasi uçurumları kendiliğinden kapatamaz.

Dahası, güven artırıcı önlemleri yalnızca kapı açmaya indirgemek, koca bir barış mimarisini birkaç menteşeye mahkûm etmektir. Oysa güven, turnikelerden geçerek değil, ortak çıkarların kök salmasıyla büyür.

Neden ortak güneş enerjisi tarlaları kurulmasın? Neden iki toplumun geleceğini aydınlatacak elektrik, çevre ve ekonomik iş birliği projeleri hayata geçirilmesin?

Neden deniz ulaşımı, seyrüsefer ve ticaret alanlarında karşılıklı kazanımlar yaratılmasın? Barışın enerjisi ortak üretimden doğabilecekken, neden bütün umutlar birkaç geçiş noktasına bağlansın?

Birlikte üretilen elektrik, birlikte korunan çevre ve birlikte yaratılan ekonomik değer, güvenin en sağlam harcı olabilir. Çünkü ortak çıkarların kurduğu köprüleri siyasi söylemlerle yıkmak, beton duvarları yıkmaktan çok daha zordur.

Ne var ki Kıbrıs siyasetinde ortak gelecek inşa etmek yerine, ayrı geleceklerin propagandası yapılıyor. Bir tarafta federal çözüm beklentisi, diğer tarafta egemen eşitlik ve iki devletli çözüm ısrarı, aynı masada birbirine sırtını dönmüş iki sandalye gibi duruyor.

Böylesine derin bir siyasi ayrışma ortadayken dört kapının açılmasını çözüm yolunda tarihî bir dönüm noktası olarak sunmak, çöldeki serabı su kaynağı sanmaktır. Diplomatik hareketlilik, siyasi ilerlemenin garantisi değildir.

Holguín’in Kıbrıs dosyasına hareket kazandırma çabası elbette değerlidir. Ancak diplomasi, yalnızca nabız yoklamakla değil, tıkanmış damarları açmakla anlam kazanır.

Liderler açısından ise dört kapı meselesi, siyasi irade gerektiren büyük kararların yerine küçük kazanımları koymanın konforlu bir yolu hâline gelebilir. Böylece çözümün ağır faturası ertelenirken, diplomatik başarının ucuz alkışı toplanabilir.

Oysa Kıbrıs sorunu bir trafik düzenlemesi değil, siyasi gelecek meselesidir. Kapılardaki araç kuyruklarını azaltmak önemli olsa da çözümsüzlüğün yıllardır uzayan kuyruğunu ortadan kaldırmaya yetmez.

Asıl ihtiyaç, yeni geçiş noktalarından önce yeni bir siyasi zihniyettir. Çünkü aynı ezberlerle yürüyenlerin farklı bir geleceğe ulaşması mümkün değildir.

Kıbrıs’ta artık kapı saymayı başarı sayan diplomasi anlayışından, ortak yaşamın temellerini atan siyasi cesarete geçilmelidir. Aksi hâlde kapılar açılır, kurdeleler kesilir, kameralar karşısında gülümsemeler eksik olmaz; fakat çözümsüzlüğün paslı kilidi yerinde kalır.

Sonuçta Kıbrıs’ın sorunu kapı eksikliği değil, siyasi irade kıtlığıdır.

Çünkü barışın kapısı anahtarla değil, cesaretle açılır; cesaretin olmadığı yerde ise dört kapı değil, kırk kapı açılsa da çözümsüzlük yine içeride kalır.