Siyasette uzun yaşamak her zaman iyi yaşamak anlamına gelir mi?

Yoksa bazen takvim yapraklarının çoğalması, başarıdan çok değişmeyen bir düzenin sessiz şahidi midir?

KKTC siyasetinin önünde bugün tam da böyle bir soru duruyor: Ünal Üstel başbakanlığındaki koalisyon hükümetinin uzun ömrü bize ne anlatıyor?

İstikrarı mı, yoksa yerinden oynatılamayan bir siyasi düzeni mi?

Beğenelim ya da beğenmeyelim, eleştirelim ya da takdir edelim; ortada inkâr edilmesi güç bir siyasi gerçek var: Bu hükümet, fırtınalı bir denizde teknesini uzun süre suyun üzerinde tutmayı başardı.

Üstelik koalisyon siyasetinin dalgaları zaman zaman yükselirken…

Başbakan Ünal Üstel’in siyasi başarısını belki de burada aramak gerekiyor; farklı aktörleri aynı masada, farklı beklentileri aynı çatı altında tutabilmekte.

Çünkü koalisyonlar bazen fikir birlikteliğinden çok, aynı geminin batmaması konusunda yapılan sessiz anlaşmalardır.

Ancak geminin batmaması başka şeydir, doğru limana gitmesi başka…

Bir hükümeti ayakta tutmak ile bir ülkeyi başarıyla yönetmek arasındaki çizgi de tam burada başlıyor.

Elbette bu uzun dönemin hanesine yazılabilecek yatırımlar var.

Yeni Ercan Havalimanı’nın hizmete açılması, bazı karayolu projelerinin tamamlanması, sağlık alanındaki hastane yatırımları ve fiber optik altyapı girişimleri hükümet döneminin öne çıkan başlıkları arasında yer alıyor.

Bunları yok saymak, siyasi değerlendirme yapmak yerine terazinin bir kefesini söküp atmak olur.

Ancak temel atmakla bina bitirmek, protokol imzalamakla projeyi hayata geçirmek aynı şey değildir.

Siyasette kurdele kesmek kolaydır; asıl mesele, o kurdelenin arkasında vatandaşın hayatını gerçekten değiştiren bir eser bırakabilmektir.

Yine de uzun süredir bekleyen bazı yatırımların ilerlemesi, hükümet devamlılığının sağlayabileceği avantajları gösteriyor.

Çünkü devlet yönetiminde sürekli direksiyon değiştirmek bazen aracın ilerlemesini değil, aynı kavşakta dönüp durmasını sağlar.

Fakat madalyonun yalnızca parlayan yüzüne bakarak hüküm vermek mümkün mü?

Madalyonu çevirdiğimizde çok daha çetin sorular bizi bekliyor.

Yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları…

Şeffaflık ve hesap verebilirlik tartışmaları…

Ekonomik sıkıntılar ve toplumsal memnuniyetsizlik…

Bunların hiçbiri siyasi takvimin sayfaları arasında unutulup gidecek küçük dipnotlar değildir.

Elbette iddia başka, hukuken kanıtlanmış olgu başkadır; siyasetin mahkemesi ile hukukun mahkemesini birbirine karıştırmamak gerekir.

Ama demokratik yönetimde şeffaflık, tam da sis yoğunlaştığında yakılması gereken deniz feneridir.

Bir başka soru ise muhalefetin kapısında bekliyor.

Sosyal muhalefet, sivil toplum örgütleri ve siyasi partiler neden hükümeti erken seçime götürecek ölçüde güçlü bir toplumsal ve siyasal baskı oluşturamadı?

Belki de hükümetin uzun ömrünü yalnızca iktidarın dayanıklılığıyla açıklamak eksik kalacaktır.

Çünkü bazen kalenin yıkılmaması, yalnızca surların sağlamlığından değil, karşısında yeterince güçlü bir kuşatma bulunmamasından da kaynaklanır.

İşte tam da bu nedenle Üstel hükümetinin uzun ömrü, yalnızca iktidarın değil, muhalefetin de aynasıdır.

O aynaya baktığımızda bir tarafta iktidarın siyasi devamlılığını, diğer tarafta toplumsal rahatsızlığı siyasi sonuca dönüştürmekte zorlanan bir muhalefeti görüyoruz.

Peki bütün bunların sonunda elimizde ne kalıyor?

Bir hükümetin kaç gün, kaç ay veya kaç yıl görev yaptığı mı?

Hayır.

Asıl soru, o yılların içine ne sığdırıldığıdır.

Kaç sorun çözüldü?

Kaç sorun halının altına süpürüldü?

Kaç yatırım tamamlandı, kaç vaat yarım kaldı?

Vatandaşın sofrası büyüdü mü, yoksa yalnızca siyasi takvim mi uzadı?

Çünkü hükümetlerin gerçek ömrü takvimlerle değil, toplumun hafızasında bıraktıkları izlerle ölçülür.

Uzun süre iktidarda kalmak tek başına ne başarı belgesidir ne de başarısızlık hükmü.

Tarih, bazen uzun iktidarları istikrarın limanı olarak yazar; bazen de hareket etmeyen bir geminin denizde geçirdiği yıllar olarak…

Ünal Üstel hükümetinin hangi satıra yazılacağına ise nihayetinde seçmen karar verecek.

Çünkü siyasette hükümetlerin ömrünü koalisyon anlaşmaları uzatabilir, siyasi dengeler koruyabilir, muhalefetin zayıflığı rahatlatabilir.

Ama demokraside son noktayı hiçbir hükümet kendi kalemiyle koyamaz.

O kalem, sandık günü halkın elindedir.