Seçim yaklaşınca ekonominin dili neden birdenbire değişir?

Aylarca “kaynak yok”, “mali disiplin şart”, “beklemek zorundayız” denilen yerde, sandık görününce kaynakların kapısı neden daha kolay açılır?

Bugün Kuzey Kıbrıs’ta tartışılması gereken soru tam da budur.

Başbakan ve UBP Genel Başkanı Ünal Üstel’in bugün yaptığı açıklamaya göre yaklaşık 48 bin Sosyal Sigorta emeklisine Kasım ayında, Sosyal Sigortalar Kurumu’nun 50’nci kuruluş yılı gerekçesiyle kişi başına 40 bin TL ikramiye ödenecek. Ayrıca daha önce söz verilen yüzde 10’luk maaş artışının, hayat pahalılığı artışına ilave olarak 1 Ocak 2027’den itibaren uygulanacağı açıklandı.

Rakamın büyüklüğünü bir kenara bırakalım.

Asıl mesele zamanlamadır.

Çünkü yaklaşık 48 bin emekliye yapılacak 40 bin TL’lik ödeme, kabaca 1,92 milyar TL’lik bir brüt ödeme büyüklüğü anlamına geliyor.

Ve bu para, sandığa haftalar kala ekonominin sahnesine çıkıyor.

Elbette hükümet bunu Sosyal Sigortalar Kurumu’nun 50’nci kuruluş yılıyla ilişkilendiriyor. Bu gerekçenin ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Fakat siyaset biliminin klasik sorusu burada kendiliğinden karşımıza çıkıyor:

Bir kamu harcamasının ekonomik gerekçesi kadar, zamanlaması da siyasi ekonomi açısından önemli değil midir?

Seçim ekonomisi tam da burada başlar.

Seçim ekonomisi yalnızca “vatandaşa para dağıtmak” değildir. Kamu kaynaklarının seçim öncesinde belirli toplumsal kesimlerin gelirini, maliyetini veya beklentisini doğrudan etkileyen biçimde kullanılması; ücret, prim, vergi, teşvik, sosyal ödeme ve benzeri araçların siyasi takvimle kesişmesi de bu tartışmanın parçasıdır.

KKTC’de ise son dönemde bunun farklı örneklerini aynı fotoğraf karesinde görmek mümkün.

İşverene prim desteği…

İlk kez sigortalı istihdam edilecek KKTC vatandaşları için maaş desteğinin 20 bin TL’den 35 bin TL’ye çıkarılması…

Sosyal güvenlik primlerinde artırılan devlet katkıları…

Ve şimdi yaklaşık 48 bin emekliye 40 bin TL ikramiye…

Hükümet, Temmuz 2026’da yürürlüğe koyduğu yeni teşvik paketinde aylık prim ve istihdam desteklerinin 350 milyon TL seviyesine yükseltildiğini ve yaklaşık 80 bin çalışanın bundan yararlanacağını açıklamıştı.

Bunların her birinin ekonomik veya sosyal politika açısından savunulabilecek gerekçeleri olabilir.

Fakat seçim yaklaşırken sorulması gereken soru şudur:

Bu politikalar neden tam şimdi yoğunlaşıyor?

İşte burada ekonomi ile siyaset aynı masaya oturuyor.

Dün kemer sıkma…

Bugün teşvik…

Dün “kaynakların dikkatli kullanılması”…

Bugün milyarlarca liralık ödeme…

Ve yarın?

Sandık!

Siyasetçinin vatandaşa ekonomik destek vermesi elbette başlı başına yanlış değildir. Emeklinin gelir kaybını telafi etmek, çalışanı korumak, işletmenin istihdamını sürdürmesini sağlamak sosyal devletin görevleri arasındadır.

Ancak demokratik sistemlerde kritik olan yalnızca “ne verildiği” değil, “ne zaman verildiği” ve “hangi mali kaynakla sürdürülebileceğidir.”

Çünkü seçim ekonomisinin en tehlikeli tarafı, bugün verilen paranın yarın ödenecek faturayı görünmez hale getirmesidir.

Sandık yaklaşırken devlet hazinesinin muslukları açılıyor, fakat musluğun suyunun nereden geldiğini sormak da vatandaşın hakkıdır.

Vergiden mi?

Borçlanmadan mı?

Bütçe tasarruflarından mı?

Sosyal güvenlik sisteminin kaynaklarından mı?

Yoksa seçim sonrasına ertelenecek başka harcamalardan mı?

İşte asıl hesap burada başlar.

Üstelik mesele yalnızca bugünkü 40 bin TL değildir.

Bu ödeme aynı zamanda yeni beklentiler yaratabilir.

“Emekliye veriliyorsa kamu çalışanına da verilsin.”

“İşverene prim desteği varsa başka sektörlere de verilsin.”

“Elektrik ucuzlasın.”

“Hayat pahalılığı daha erken ödensin.”

“Eşel mobil daha sık çalışsın.”

Böylece seçim ekonomisi bir kez devreye girdiğinde, tek bir ödeme olmaktan çıkar; beklentiler ekonomisine dönüşür.

Vatandaş daha fazlasını bekler.

Siyasetçi daha fazlasını vaat etmek zorunda kalır.

Bütçe ise sessizce köşede bekler.

Ta ki seçim geçene kadar…

Sonra sandık kapanır.

Konfetiler toplanır.

Afişler sökülür.

Ve Maliye Bakanlığı hesap makinesini yeniden masaya koyar.

İşte o zaman seçim ekonomisinin gerçek faturası görünür.

KKTC siyasetinde bu yöntem yeni de değildir. Geçmişte seçim dönemlerinde 14’üncü maaş gibi uygulamalar üzerinden benzer tartışmalar yaşandı. Dolayısıyla bugünkü tartışmayı yalnızca tek bir partiye veya tek bir hükümete indirgemek yerine, KKTC siyasetinde seçim dönemlerinde kamu kaynaklarının dağıtımının nasıl kullanıldığı daha geniş bir çerçevede ele alınmalıdır.

Çünkü mesele UBP’nin ya da başka bir partinin “seçim ekonomisi yapıp yapmadığı” sorusundan daha büyüktür.

Mesele şudur:

KKTC’de siyaset, seçmene uzun vadeli ekonomik program mı sunuyor; yoksa sandık yaklaştıkça kısa vadeli ekonomik jestler mi üretiyor?

Aradaki fark, demokrasinin kalitesi açısından küçümsenecek bir fark değildir.

Seçim ekonomisi bazen bütçenin diliyle konuşur.

Bazen ikramiye olarak gelir.

Bazen prim desteği olur.

Bazen vergi affı…

Bazen teşvik…

Bazen ucuz elektrik vaadi…

Bazen de “seçimden sonra vereceğiz” denilen yüzde 10’luk ek artış.

Ve sonunda bütün bu vaatler aynı adrese gider:

Sandığa.

Belki de artık KKTC’de seçim dönemlerinde yeni bir gelenek başlatmanın zamanı gelmiştir:

Siyasetçi “size ne vereceğim?” diye başlamadan önce,

“Bunu hangi kaynakla, ne kadar süreyle ve seçimden sonra da nasıl sürdüreceğim?”

sorusuna cevap versin.

Çünkü vatandaşın cebine giren 40 bin TL elbette önemlidir.

Ama vatandaşın cebinden seçim sonrasında çıkacak faturanın ne kadar olacağı daha da önemlidir.

Sandık demokrasinin terazisidir.

Fakat terazinin bir kefesinde oy, diğer kefesinde kamu kaynağı varsa, terazinin nasıl dengelendiğini sorgulamak vatandaşın en temel hakkıdır.

Ve seçim ekonomisinin gerçek ustalığı, ne kadar dağıtıldığında değil;

dağıtılanın hesabının vatandaşa ne zaman ve nasıl çıkarıldığında anlaşılır.