Bizde siyasetin en sevdiği tadilat, binanın çürük kolonlarına dokunmadan kapısındaki tabelayı değiştirmektir. İçeride aynı rutubet dolaşırken dışarıya yeni bir isim asılır; ardından kurdele kesilir ve memlekete temiz hava geldiği ilan edilir.
CTP’nin açıkladığı Yolsuzlukla Mücadele Stratejisi’ni bu alışkanlığın terazisine koymak gerekiyor. Çünkü yolsuzluk, üzerine “bağımsız” yazılmış bir kapıyı görünce bavulunu toplayıp ülkeyi terk edecek kadar terbiyeli bir misafir değildir.
Başbakanlık Denetleme Kurulu’nun hiçbir bakana veya Başbakana bağlı olmayan bir otoriteye dönüştürülmesi, doğru yönde bir vaat. Ancak bir kurumu Başbakanlığın koridorundan çıkarmak, siyasetin gölgesinden de çıkardığınız anlamına gelmez; bazen gölge, taşınma kamyonuna herkesten önce biner.
Asıl soru hâlâ kapının önünde bekliyor: Bu otorite, gerektiğinde kendisini kuran iktidarın kapısını da aynı sertlikle çalabilecek mi?
Muhalefetteyken yolsuzluğa karşı aslan kesilmek kolaydır. Marifet, iktidarın koltuğuna oturduktan sonra o aslanın dişlerini “devlet yönetmenin hassasiyetleri” gerekçesiyle sökmemektir.
Açıklanan stratejiye göre otorite, inceleyeceği konuları kendisi belirleyecek; Meclis’e ve kamuoyuna rapor sunacak, suç delili içeren dosyaları doğrudan Başsavcılığa iletecek. Kâğıt üzerindeki bu yol haritası umut veriyor; yeter ki yolun sonuna görünmez bir “bizimkilere girilmez” levhası dikilmesin.
Başkanın açık bir süreçle Meclis tarafından seçilmesi, adaylar hakkında sivil toplumun görüş bildirmesi ve yeniden atanma imkânı bulunmayan yedi yıllık tek görev süresi de olumlu adımlar. Yeniden seçilmek için siyasi kapılarda beklemeyecek bir başkanın eli elbette daha rahat olabilir.
Fakat başkanı hangi çoğunluk seçecek? Seçim usulü iktidar çoğunluğunun tercihine teslim edilirse bağımsızlık, sandıktan çıkan bir parti rozetinin üzerine geçirilmiş cübbe olarak kalabilir.
Bütçe güvencesi de işin süsü değil, omurgasıdır. Denetlediği iktidardan her yıl harçlık bekleyen bir kurumun bağımsızlığı, musluğun başındaki kişinin iyi niyetine bağlanmış demektir.
Bilgiye ve belgelere erişim yetkisi sağlam kurulmazsa otoriteye büyüteç verip arşivin kapısını kilitlemiş oluruz. Sonra da içeriden hiçbir şey bulamadığı için kendisini eleştiririz; siyasetin ironisi bazen kendi mizahını kendisi üretir.
Savcılık, polis, Sayıştay ve Maliye Teftiş Kurulu ile görev ilişkileri de açıkça düzenlenmelidir. Aksi hâlde dosyalar kurumlar arasında mekik dokurken sorumluluk ortadan kaybolur; herkes görevini yaptığını söyler, yolsuzluk ise mesaisine devam eder.
CTP’nin ilk denetlenecek mal beyanlarının kendi yöneticilerine ve yetkilendirdikleri atanmışlara ait olacağını açıklaması önemli. Fakat temizliğin samimiyeti, süpürgenin ilk kez hangi odaya girdiğiyle değil, dolabın arkasına kadar uzanıp uzanmadığıyla anlaşılır.
Mal beyanlarını kayıtlarla karşılaştırmak, elektronik ihale sistemini geliştirmek ve şirketlerin gerçek faydalanıcılarını açıklamak, perdenin arkasına ışık tutabilir. Yeter ki dijitalleşme, eski ilişkilerin yeni şifrelerle devam ettiği elektronik bir dekor olmasın.
İhbarcıların korunması ise bu yapının vicdan sınavıdır. Usulsüzlüğü bildiren kişi işini ve geleceğini tehlikeye atarken hakkında ihbarda bulunulan rahatça koltuğunda oturabiliyorsa ortada mücadeleden çok, cesareti cezalandıran bir düzen vardır.
İlk yüz günde görev gücü, on ikinci ayın sonunda bağımsız otorite hedefleniyor. Takvim açıklamak kolaydır; zor olan, takvimdeki yapraklarla birlikte siyasi dokunulmazlık alışkanlıklarını da koparabilmektir.
Hakemin düdüğü takımlardan birinin soyunma odasında tutulursa maçın adaletine kim inanır? CTP şimdi düdüğün iktidarın elinde olmayacağını söylüyor; bunun karşılığını yasa metninde ve uygulamada görmek gerekiyor.
Yolsuzlukla mücadelede alkışı basın toplantısı toplar, güveni ise iktidara rağmen yürütülebilen denetim kazanır. Mesele kapıya yeni kilit takmak değildir; anahtarın yine siyasetin cebinde kalıp kalmayacağıdır.
